5/6/2009 · Kategori: Hayattan

EVREN'İN KADERİNİ GİZLEYEN "KARADELİKLER"

İlk defa İngiliz J.Michell, 1783 de, bir makalesinde, yeterince kütleli, yoğun bir yıldızın, ışığın dahi kaçamayacağı, çekim alanından söz etmişti. Yıldız yüzeyinden çıkan ışığın, yıldızın kütlesel çekimiyle, geri döneceğini ileri sürmüştü. Bu yoğunlukta, çok sayıda yıldız bulunacağını da söylemişti. Birkaç yıl sonra, Fransız bilimci Laplace da, bu görüşe benzer bir tezi, ileri sürmüştü. Böylece bu iki bilim adamı, uzayda, madde için bir tuzak olacağını öngörmüşlerdi.1938 de Neils Bohr ile Nükleer füzyonun kuramını geliştiren, Amerikalı J.Wheeler, 1969 da, ilk defa karadelik kavramını ortaya atmıştır. J. Wheeler, aynı zamanda meşhur fizikçi Richard Feyman'ın da hocasıdır.
Bu karadelik kavramı, böylece bilim kurgu alanına girmeye başlamıştır. Bilim kurgu ise, bu alandaki bilimsel araştırmaların, gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

GALAKSİLERİN VE YILDIZLARIN OLUŞUMU

Galaksilerin ve yıldızların oluşumu, 'aynı esasa' dayanır. Sonsuza yakın sıcaklıkta, sonsuza yakın yoğunlukta, sıfır boyutlu ve sıfır hacimli bir ' nur noktası'nın patlamasıyla (Büyük Patlama), ortaya çıkan temel parçacıklar, büyük patlamadan 100 sn sonra, bir proton ve bir nötron içeren döteryum(ağır hidrojen) atomunun çekirdeğini oluşturacaktır.  

Döteryum
çekirdekleri de, başka proton ve nötronlarla birleşerek, iki proton ve iki nötron dan oluşan, helyum çekirdeklerini meydana getirecektir. "Büyük Patlama"dan birkaç saat sonra, helyum ve diğer elementlerin oluşumu, duracaktır. Bundan sonraki bir milyon senede, evren genişlemeyi sürdürürken, sıcaklık giderek birkaç bin dereceye düşecek. Elektronlarla, çekirdekler birleşerek atomları oluşturacaktır. İşte bu aşamadan sonra, atomların meydana getirdiği gaz bulutlarının, çökmeye başlamasıyla, galaksiler ve yıldızlar, ortaya çıkacaktır. Bu gaz kümelerinin yoğun bölgelerinde, kütlesel çekimin etkisiyle çöküş başlayacak, bu da burkulmayı-dönmeyi doğuracaktır. Zaman ilerledikçe, galaksilerdeki hidrojen ve helyum gazları, kendi kütlelerinin çekimi altında çöken, küçük bulutlara dönüşecektir. Bulutlar büzüldükçe, atomlar çarpıştıkça, gazın sıcaklığı artacak ve giderek çekirdek kaynaşması reaksiyonu ortaya çıkacaktır.
  
"Kaymak Deneyi"

Bu olayı, bir misalle açıklayalım: Anadolu da, kaymaktan yağ elde etmek için, bir kazan içindeki kaymak, bir kepçeyle, kendi ekseni etrafında döndürülür. Kepçenin kendi ekseni etrafında döndürülmesi, kaymağın, sürekli dönmesini sağlar. Yağ molekülleri, çarpışarak, merkezde ve merkezin çevresinde topaklanır. Topaklanan yağ kütleleri, merkezden çevreye doğru küçülür. Merkezdeki en büyük kütleli yağ topağı, kendi etrafında dönerken, çevredekiler, merkezin etrafında dönerler. Giderek, merkezdeki yağ kütlesi, çevredeki yağ kümelerini, kendisine yapıştırarak büyür. Anadolu insanı, kaymaktan yağı iki şekilde elde eder: Ya yayıkla, kaymağı çalkalayarak, ya da yukarıdaki şekilde elde eder.  Bu 'kaymak deneyi', bize, galaksilerin, yıldızların veya Güneş Sistemi'nin ilk evresini, en güzel bir şekilde açıklamaktadır.

Yıldızların Doğumu Ve Ölümü

Mademki karadelik, bir yıldızın ölümüyle ortaya çıkıyor. O halde bir yıldızın, doğumuna ve ışıyarak hayata gözlerini açmasına, yakından bakalım. Kütlesel çekimin etkisiyle, kendi üstüne çöken ve dönen, hidrojen gazı kümesindeki atomlar, 'kaymak deneyi'nde olduğu gibi, gittikçe daha sık ve daha hızlı bir şekilde, biri birine çarpar ve böylece gaz ısınır. Sonunda gaz, o derece sıcak olur ki; hidrojen atomları, çarpışınca sıçrayacakları yerde, kaynaşarak, helyum atomlarını oluştururlar. Patlayan bir hidrojen bombasına benzer bir reaksiyon ısısı, yıldıza, parlaklığını verir. Yıldız, ışımaya başlar. Artan ısı, gazın basıncını artırarak, yıldızın merkezine yönelik, kütlesel çekim kuvvetini dengeler. Çökme durur ve yıldız, bu kararlı durumda, çok uzun süre kalır. Ancak zamanla yıldız, hidrojen yakıtını bitirerek, gerekli ısı enerjisini sağlayamadığı için, soğumaya ve büzüşmeye başlar. İşte o zaman, yıldızı bekleyen akıbetlerden biriside, karadelik olmaktır. Yıldız, ne denli büyük kütleli ise, o derecede yakıtını çabuk bitirir. Kütlesel çekimi dengelemek için, daha çok ısıya ihtiyaç duyar ve böylece yakıtını, çok çabuk bitirir. Kısacası, yıldız ne kadar büyük kütleli ise, o denlide ömrü kısa olur.

YILDIZLARIN EVRELERİ VE KARADELİK

Kırmızı Dev

Güneş'e benzeyen yıldızlar, parlaklıklarında büyük bir artış göstererek, ölmeye mahkûmdurlar. Yıldızın çekirdeğinde hidrojen kalmadığında, nükleer yakıtı da, geçici olarak tükenmiş demektir. Çekirdekteki nükleer reaksiyonlar, dursa da, çekirdek çevresindeki bir kabukta, hidrojen yanması devam eder. Bu arada, hidrojen yakan kabuğun, sıcaklığı artar. Bu nedenle de, helyum üretimi, hızlanarak sürer. Kabuğun fazla ısınması nedeniyle, yıldızın zarfı, genişlemeye başlar. Yarıçapı, 100 kat artan yıldız, bir kırmızı dev haline gelir. Zarf genişlerken, aynı zamanda soğur. Yıldızın, dış katmanlarını oluşturan gazlardaki bu soğuma, ışıma gücü denen bir özellikle açıklanır. Zarf soğurken, yıldızın kütlesinin, yüzde onunu oluşturan helyum çekirdeği, büzülür ve ısınır. Sıcaklık, on kat artarak, yaklaşık 100 milyon derece Kelvin'i bulunca, helyum ateşlenir. Üç helyum çekirdeği, kaynaşarak bir karbon çekirdeğine dönüşür ve füzyon enerjisi açığa çıkar.

Kırmızı Süper Dev

Hidrojen yakan kabuk, sonunda yakıtını bitirerek, zayıfladığında, yıldız büzülür ve mavileşir. Çekirdek, tümüyle karbona dönüşmüştür. Karbon çekirdeğin dışındaki helyum, füzyon reaksiyonlarını başlatacak kadar ısınmıştır. Helyum, şiddetli bir şekilde yanarak, en dış kabukta, hidrojen yanmasını başlatır. Yanmakta olan her iki kabuktan yayılan ısı, kırmızı dev yıldızın daha fazla şişmesini sağlar. Yıldız, ışıma gücü, 1000 Güneş'e eşit olan, bir kırmızı süper deve dönüşür.

Beyaz Cüce

Bu aşamadan sonra, karbon çekirdeğinin sıcaklığı, yükselerek, karbon füzyonuyla enerji üretmeye başlar. O kadar çok enerji açığa çıkar ki, yıldız, kararsız hale gelir ve dış katmanlarını, uzaya fırlatır. Sonunda, yıldızın kütlesinin, yüzde onunu oluşturan ve iyonlaşmış gaz kabukla çevrili, karbon bir çekirdek kalır. Böylece yıldız, süper dev bir gezegenimsi bulutsu haline gelmiştir. Gezegenimsi bulutsunun, merkezindeki yıldız, bir beyaz cücedir. Bir beyaz cücede, atomlar, biri birinin içine girecek kadar sıkıştırıldığından, basınç, bir araya gelip sıkışan elektronlar tarafından oluşturulur. Bir beyaz cüceyi, kütle çekim kuvveti, karşısında çökmekten alıkoyan, bu yozlaşmış elektronların basıncıdır.

Beyaz
cücenin, sahip olacağı en büyük kütle, Chandrasekhar kütlesi olarak bilinen, 1,4Mg (güneş kütlesi)dir. Bundan daha büyük kütleli, bir yıldızın çökmesini, yozlaşmış elektron basıncı engelleyemez. Her kızıl devin çekirdeğinde, bir beyaz cüce vardır. Ve bu çekirdek, sürekli olarak, yıldızın maddesini azaltır. Sonunda kızıl dev, bu asalak çekirdeği tarafından tüketilir. Yaklaşık olarak, Dünya büyüklüğünde, gerçek beyaz cüce, tek başına ortaya çıkar.

Siyah Cüce

Parlayan bir beyaz cücede, daha ileri düzeyde, nükleer reaksiyonun başlaması, mümkün değildir. Yaklaşık 10 milyar yılda, bütün enerjisini uzaya fırlatan beyaz cüce, bir siyah cüceye dönüşür. Bu ise, yaklaşık yerküre boyutlarında bir yıldız olup, sıcaklığı ve ışıma gücü çok azdır. Gökyüzünde, çok sayıda beyaz cüce gözlenebilir. Beklide Samanyolu galaksimizdeki parlak yıldızların, yüzde onu beyaz cücedir. Beyaz cüceler, tek başlarına öylesine yoğun yıldızlardır ki; beyaz cüceyi oluşturan maddeyle doldurulmuş bir pingpong topu, birkaç yüz ton ağırlığındadır. Bu çeşit gök cisimleri, karanlık madde hüviyetindedir.
 
Güneş Beyaz Cüce Olacak 

Güneş'in birkaç milyar yıl sonra, yakıtı bittiğinde, kırmızı dev haline geleceği, tahmin edilmektedir. Böylece, Merkür ve Venüs gezegenlerini içine alacak şekilde şişecek ve daha sonra katmanlarını, uzaya fırlatacak. Sıkışıp ısınan Güneş merkezi, bir beyaz cüce olacaktır.

Yıldızların hepsi, Güneşin kaderini paylaşmaz. Bazılarının akıbeti, Chandrasekhar limiti olarak bilinen ve beyaz cüce kütlesinin, en üst sınırı olan bu limite bağlıdır. Bir Hintli bilim adamından ismini alan, bu limit değeri; 1.4Mg(güneş kütlesi) dir. Sonuç olarak, kütlesi, Güneş kütlesinin 1,4 katından daha az olan bir yıldız, büzülmeyi durdurup, beyaz cüce haline gelecektir.

Çekirdeğin kütlesi
, 1.4Mg yi aştığı zaman, yozlaşmış elektron basıncı, çökmeyi önleyemez. Çekirdek, çöker ve atomların ötesinde, atom çekirdeklerinin sıkıştırıldığı, çok daha yoğun bir durum ortaya çıkar ki, bu nötron yıldızıdır
 
Nötron Yıldızı

Büyük kütleli yıldızlar, galaksinin ana kolu üzerinde, kısmen az zaman geçirirler. Büyük kütleli yıldızların evrimleri, oldukça hızlıdır. Kırmızı dev ve süper kırmızı dev aşamalarından, daha çabuk geçerler. Bu yıldızların çekirdek kütlesi, 1,4Mg(güneş kütlesi) den daha fazla olduğundan, artık yozlaşmış elektron basıncı da, çökmeyi önleyemez. Çekirdeğin çöktüğü, atom çekirdeklerinin sıkıştırıldığı ve maddenin çok daha yoğun olduğu, bir aşamaya gelir. Bu durumda protonlar, elektron yakalayarak nötronlara dönüşürler. Şiddetli nükleer tepkimeler sonucunda, korkunç miktarda enerji açığa çıkar. Bu ise, maddeyle çok zayıf bir şekilde etkileşen, karşı nötrinolar biçiminde, yıldızdan enerji kaçışı demektir. Sonunda, yalnızca nötronlardan meydana gelen, dev bir atom çekirdeği oluşur.

Nötron
yıldızı, çekirdek yoğunluğuna kadar sıkıştırılmış olan, yozlaşmış nötron basıncı tarafından, daha fazla çökmesi önlenen, bir gaz küresidir. Yozlaşmış nötron basıncı, nötronların, biri birine değecek kadar sıkışmasından dolayı, ortaya çıkan bir basınçtır. Ortaya çıkan nötron yıldızının yarıçapı, yaklaşık 1km ve yoğunluğu da, yaklaşık olarak, 1cm³ de 1 milyar tondur. Başka bir ifadeyle, yine bir pingpong topunun içi, nötron yıldızının maddesiyle doldurulacak olsaydı, bu top, Mars'ın uydusu Deimos kadar ağır olurdu. Böyle bir nötron yıldızı, yarıçapı 10km olan bir atom çekirdeğidir.

Bir nötron yıldızı, karadelik değildir. Karadeliğe giden yolda, bir istasyon, bir durak noktasıdır.

Süpernova Ve Nötrinolar

Yıldız çekirdeğinin çökmesi, kırmızı süper dev evresindeki yıldızın, dış katmanlarını, büyük bir hızla dışarıya fırlatan, bir şok dalgası oluşturur. Bu bir süpernovadır. Süpernovalar, çok verimli nötrino kaynaklarıdır. Tersine nötrinolar, bir nötron yıldızının oluştuğunun açık kanıtlarıdırlar. Süpernova patlamasındaki enerjinin, %99 u, nötrinolar ve karşı nötrinolar biçiminde yayınlanır.

Pulsarlar Ve Atom Saatleri

1967 yılında, gökyüzünde, düzenli radyo dalgası yayınlayan nesneler, fark edilmiştir. Araştırmacılar önce, yıldız kümesindeki bir yabancı uygarlıklarla karşılaştıklarını sanmışlar! Ancak, daha sonra görülmüştür ki, bu düzenli radyo dalgaları, pulsarlar dan gelmektedir. Pulsar adı verilen bu nesneler, gerçekte, manyetik alanlar ve radyo dalgaları yayınlayan, nötron yıldızlarıdır. Kendi etrafında dönen nötron yıldızları, bir radyo ışınımı yayarlar ve bunlar pulsarlardır. Pulsar olarak adlandırılan bu gök cisimleri, bir atom çekirdeğindeki gibi, tümüyle nötronlardan oluşan ve bir fincan kadarı, tonlarca ağırlıkta olan, çökmüş bir yıldızdır.

Bilinen en hızlı pulsarların periyotları, milisaniye mertebesindedir. Periyotları, o denli düzgündür ki, insanoğlunun yaptığı, en duyarlı zaman ölçme araçlarından, daha da hassastır. Yeryüzündeki en iyi atom saatleri ile yarışırlar. Pulsarlar, dönmekte olan mıknatıslara benzerler. Zamanla elektromanyetik ışıma sonucunda, enerji kaybettiklerinden, radyo frekanslarında bile görünmez olurlar. Galaksimiz, uzun zaman önce ölmüş olan pulsarlardan başka bir şey olmayan nötron yıldızlarıyla doludur.

Nötron yıldızı,
bu aşamada, Chandrasekhar limitine benzer, yeni bir sınırla, karşı karşıyadır. Böyle bir yıldızın çekirdek(yürek ) kütlesi, 2.5Mg(güneş kütlesi) ni aştığı zaman, kendi kendisinin ağırlığını taşıması imkânsızdır. Artık karadelik sürecinin yolu açılmış demektir.

Kuasarlar

Evrende, ışıma güçleri, en yüksek olan cisimler, kuasarlardır. Spektrumlarının kırmızıya kayışına bakılacak olursa, tüm galaksilerden, katbekat daha parlak olan, yıldızımsı gök cisimleridir. Kuasarlar, muazzam ölçülerde ışık yayan, küçük gök cisimleridir. Mesela, 3 milyar ışık yılı uzaklığında bulunduğu tahmin edilen 3C273 Kuasar'ı, tek başına, 1 milyar Gökada toplamı kadar ışık yaymaktadır. Kuasarların, süper yoğun bir karadelik olduğu, düşünülmektedir.

Kuasarlar,
genelde; radyo, kızılötesi, x-ışını ve gamma ışını kaynaklarıdır. Ancak, x-ışını enerjisi, diğerlerinden daha fazladır. Kuasarlar, genellikle, çok uzak ışık kaynaklarıdır. Kuasarların, 1963 de keşfi, karadelikler üzerinde yapılan, kuramsal ve gözlemsel çalışmalarda, büyük gelişme sağlamıştır.

Bir karadeliği aramanın bir yöntemi de; görünmeyen, yoğun, büyük kütleli bir nesnenin yörüngesinde, dönen maddeleri araştırmaktır. Belki de, galaksilerin ve kuasarların merkezlerindeki dev karadelikler, en önemli karadelik çeşitleridir.

KARADELİKLER 

Bir nötron yıldızının, çekirdek(yürek) kütlesi, 2.5Mg(güneş kütlesi)ni aşarsa, yıldız, kendi kütlesel çekimine karşı koyamayacaktır. Yıldızın, fazla kilolarını atması için, ne yakıtı, ne de kütlesel çekime karşı koyacak gücü olacaktır. Bu Chandraskher sınırına benzer, Landau-Oppenheimer-Volkov sınırı olan, kritik bir kütledir. Bu kritik kütleyi aşan yıldız, kendi merkezine doğru, çökmeyi ve ezilmeyi sürdürecektir. Bu çöküşle beraber, çevreye uyguladığı kütlesel çekim kuvveti artarken, uzay -zaman eğriliğinin de, artmasını sağlar. Yıldız büzüldükçe, yüzeyindeki kütlesel çekim alanı güçlenir. Yıldızdan kaçıp kurtulma hızı da, gittikçe artar. Öyle ki sonunda, ışığın dahi kaçamayacağı, sınır hıza ulaşır. İşte bu, karadelik dediğimiz uzay-zaman eğriliğinin, sonsuza yaklaşan bir bölgesidir.  Karadelikler, maddenin, adeta ezilerek, yok olduğu görünmez noktalardır.  Karadelikden ışık kaçamazsa, fiziksel hiçbir şey kaçamaz. Karadelikler, yıldızların ölümünün bir sonucudur.

Bütün bu süreçlerde, ' genel göreceliğin kütlesel çekim yasası' ve ' özel göreceliğin bu fiziksel evrende, hiçbir şeyin ışıktan hızlı gidemeyeceği yasası' hâkimdir. Genel görelik yasasına göre, kütlesi olan her cisim, evreni (uzay-zamanı), eğip-bükmektedir. Karadelikler, çok büyük kütleli yıldızlar oldukları için, uzay-zamanda, adeta dipsiz bir kuyu oluşturmaktadırlar. Karadelikler, büyük kütleli yıldızların son durumları ve karanlık maddenin, düşünülebilecek en karanlık biçimleridir. Doğrudan gözlenmeleri, mümkün değildir.

Kendisinden, ışık dahi kaçamadığı için gözlenemezler. Adeta, bir kozmik sansür vardır. Karadelik civarında, uzay-zamanda, öyle bir bölge vardır ki, bu bölgedeki olaylardan, ışık bile kaçamaz. Karadelik, bir tuzak yüzeydir. Bu yüzeyden içeriye, bir kez girerseniz, geriye dönüş yoktur. Karadelikler, uzaytozu parçacıklarından, ışık fotonlarından, dev yıldızlara kadar, karşılaştığı her şeyi yutan; adeta dev kozmik bir süpürge, yahut vakumlardır.

Dev Kütleli Karadelikler

Evren de en çok bulunan karadelikler, Güneşten yaklaşık 10 kat büyük yıldızlardır. Samanyolu merkezinde bulunan karadelik, 2.6milyon Güneş kütlesi büyüklüğündedir. Aynı şekilde, Andromede gökadasının, merkezindeki karadeliğin kütlesinin de, 10milyon Güneş kütlesi olduğu, tahmin ediliyor. Bu dev kütleli karadelikler, gökada oluşurken, gaz bulutlarının, yoğun merkeze çökmesiyle, ortaya çıkar.'Kaymak deneyi'nde olduğu gibi, merkezde büyük kütleli yıldızlar yer alır. Gaz molekül bulutları, kendi yoğun merkezine çökerken, burkulma ve dönme oluşturur. Bu merkezi topak, merkez çevresinden çaldığı, gaz ve parçacıklarla daha da büyür. Ayrıca, 'her gökadanın merkezinde, büyük kütleli karadeliklerin var olduğu' düşünülmektedir. Bu durum, oldukça anlamlıdır. Hatta Samanyolu galaksisinde, bir milyardan daha fazla, karadelik olduğu sanılmaktadır.

Olay Ufku

Schwarzschild yarıçapı, karadeliğin kritik yarıçapını gösterir. Schwarzschild yarıçapındaki üç boyutlu yüzeye, karadeliğin olay ufku denir. Olay ufku, kendisinden kaçılması mümkün olmayan, bir uzay-zaman bölgesidir. Karadeliği çevreleyen bir zar gibidir. Kendini olay ufkun da bulan herhangi bir cisim, kaçamaz ve dış dünyayla iletişim kuramaz. Olay ufku, Karadelik den kaçmaya çabalayan ışığın, uzay-zamanda izlediği yoldur. Aynı hızla hareket eden radyo dalgaları da, olay ufkundan kaçamazlar. Karadeliğin olay ufkunun yarıçapı, kütlesiyle doğru orantılıdır. Güneş kütlesi kadar kütleye sahip bir karadelik için, kritik yarıçap, yaklaşık 3km dir. Yaklaşık 10Mg (güneş kütlesi) kadar olan bir yıldızın, Schwarzschild yarıçapı ise, 30km civarındadır. Aynı şekilde, Dünya'nın karadeliğe dönüştüğünü varsayacak olursak, olay ufku, 9mm den daha az olacaktır.

İki karadelik çarpışır ve çekirdek kaynaşmasıyla, tek bir karadelik oluşursa; bu karadeliğin olay ufkunun alanı, bu iki karadeliğin, olay ufuklarının alanları toplamından daha büyüktür. Karadeliğin kütlesindeki değişiklikle, olay ufkunun alanı arasında, bir ilişki mevcuttur. Karadelik tekilliği, olay ufkunun tam merkezindedir. Adeta olay ufkunun merkezinde, bir noktadır.

Karadelik Tekilliği

Roger Penrose ve Hawking, yaptıkları ortak çalışmalarda, ' genel görelik kuramı' na göre; karadeliğin içinde, sonsuza yakın yoğunlukta, bir ' tekillik ve uzay zaman eğriliği' olduğu, ortaya kondu. Bir karadeliğin merkezi, uzay -zamanda, bir ' tekil nokta'dır. Bu, zamanın başlangıcındaki; ' büyük patlamaya' benzer. Ancak karadeliğe düşen bir madde ve astronot için, zamanın başlangıcı değil, zamanın sonudur. Bu karadelik tekilliğinde, fizik yasalarını ve bu yasalara dayanarak, geleceği tahmin etmek imkânsızdır. Bu tekillikte, madde gibi, zamanda son bulmaktadır. Olay ufkunun dışında bulunan bir kimseye, buradan ne ışık ne de başka bir şey ulaşamayacaktır. Hiçbir parçacık, hatta fotonlar, ışık ışımasını oluşturan parçacıkların kendileri de, bu kütlesel çekime tabii olduklarından, dışarı kaçamazlar. Ne karadeliğin olay ufkuna giren bir gök cismi veya parçacık, nede karadeliğe dönüşen yıldıza ait parçacık, artık karadeliği terk edemez. Burada, karadelik sansürü hâkimdir. Karadelik kara değildir, ancak gözükmez.

Genel görelik denklemlerinin, bazı çözümlerine göre, astronot, tekillikten geçerek,  evrenin başka bir bölgesine ulaşabilir. Uzay gezileri için karadelikler, potansiyellere sahiptir. Aksi halde, diğer yıldızlara ve galaksilere ziyaretin pratik bir anlamı, yoktur. Karadelik tünelleri, evrenin başka köşelerine, yolculuk yapmayı mümkün kılabilir. Bir karadeliğin merkezi, uzay-zamanda, bir 'tekil nokta'dır. Genel görelik teorisine göre, 'kurt deliği' adı verilen böyle noktaların, uzay-zamana bir köprü-tünel olma olasılığı, söz konusudur. İnsanoğlu, karadelikler ve kurtdelikleri ile erişilmez evrenlere ulaşabileceğini bekliyor. Kuramsal olarak, bu yolların, kestirme yollar olduğu öngörülüyor.
Acaba Dünyalılar; ' insan' yahut ' cin', karadelik tünellerini kullanarak, yolculuk yapabilirler mi? Bir karadeliğin içine atlarsanız, parçacıklara ayrılırsınız. Acaba bu parçacıklar, başka bir evrene veya bir köşesine taşınarak, ortaya çıkmanız mümkün mü?

Nitekim Kur'an da ki Hızır meselesi, geçmişe ve geleceğe yolculuk için ilginç bir örnektir. Aynı şekilde'cinler'in, 'İkinci Sem'nın sınırlarına kadar, yolculuk yaptıkları, burada, ' İkinci Sema'dan ' dinleme' yapmak isterken kovuldukları, açık bir şekilde, ifade edilmektedir. 'Cinler'in 'İkinci Sema'nın sınırlarına yaklaşmaları için, gidiş-geliş toplam süre; milyarlarca sene, yolculuk yapmaları gerekiyor. Bunun ise, karadelikler olmadan başarılması, müimkün gözükmüyor.'Cinler'in ne hızları, nede yaşam süreleri, Ku'ran ifadeleriyle, muhkem olan bu yolculuğu yapmaya, yetmez. Ancak, yolculuk yaptıkları da kesin.

Karadelikler
, uzay ve zamanda yolculuk için, potansiyellerçözümleri, oldukça kararsızKaradeliksansürüne, hala büyük bir umutÇıplak tekillik, geçmişe yolculukpotansiyel bir kapı olarak, görülmektedir. Bilim-kurgu yazarlarına, çok cazip gelen bu alan, gerçekte, oldukça tehlikelidir. Böyle bir gücü elde eden bir Dünyalının, neler yapabileceğini, tahmin etmek, güç değildir. Ancak böyle bir yol, şimdilik kapalı içermektedir. Ancak, genel görelik denklemlerinin gözükmektedir. bağlanmaktadır. için, gözükmektedir.

Gerçekte, karadeliğe düşen astronot, ayaklarından çekilerek, önce iplik gibi uzayacaktır. Astronotun, karadelikten kurtulması için, ışıktan daha hızlı hareket etmesi gerekir. Adeta astronot, 'iplik', karadelikte, 'iğnenin deliği' olmuştur. Sonuçta, birkaç saniye içerisinde, paramparça olacaktır. Öyleki, astronot, bu tekillikte, moleküllere; molekül, atomlara ve atomlarda, çekirdeklere parçalanacak. Hatta çekirdekleri ve tüm atom altı parçacıkları da, parçalanacak ve ezilecektir. Neredeyse ezilmenin sonu yoktur. Yıldızlar, galaksiler ve evreni bekleyen sonda budur. Sadece madde değil, uzay-zamanın kendiside, bu akıbetten kurtulamayacaktır. Bu tekillikte, bilgi de yok olmaktadır.'Bilginin korunduğu' fizik prensibi gibi, diğer fizik yasları da, burada işlememektedir.

Bir karadeliğin içine atlarsanız, parçacıklara ayrılırsınız. Acaba bu parçacıklar, başka bir evrene veya bir köşesine taşınarak, ortaya çıkmanız mümkün mü? Gerçek zamanda, bir karadeliğe düşen astronotun, atom altı parçacıklarının geçmiş tarihleri, bu tekillikte yok olur. Ancak bu parçacıkların, 'sanal zaman'daki tarihleri devam eder. Yani, başka bir evrende, 'sanal' olarak ortaya çıkabilirler mi? Elbette şimdilik, karadelikler yoluyla, uzayda yolculuk yapmak, pekte güvenli görünmüyor.  

Dönen Karadelikler

Karadelikler, kendi eksenleri etrafında dönerler. Madde, karadeliğin içinde, sarmal(burgulu) bir yol izler. Dönen karadelikler, çok daha yaygın olmakla beraber, dönmeyen karadeliklerde vardır. Aynı şekilde elektrik yükü olan, olmayan karadeliklerden söz edebiliriz.  Karadelik oluşurken, yıldızın kütlesi dönüyorsa, bu dönme, karadeliğe miras kalır.

1967 de, Werner İsrael, dönmeyen karadeliklerin, çok basit yapıda olduğunu gösterdi. Karadeliğin çapının, kütlesine bağlı, tam bir küre olduğu kanıtlandı. Roy Kerr ise, dönen karadelikleri tanımlayan, çözümler elde etti. Büyüklükleri ve biçimleri, sadece kütlelerine ve hızlarına bağlı olan Kerr karadelikleri, sabit bir hızla dönmekteydiler. Dönme hızı sıfırsa, karadelik tam bir küre biçiminde olacaktı. Daha sonra, Carter, Hawking ve Robinson, dönen karadelikler için, Kerr çözümünü sağladılar.

Böylece kütlesel çekimin yönettiği çöküşün sonucunda, karadelik, bir dönme hareketi kazanır. Bu karadeliğin büyüklüğü ve biçimi, çökerek onu oluşturan yıldızın, kimyasal yapısına değil, sadece kütlesine ve dönme hızına bağlı olacaktır. Karadelik, çöken yıldızın, başka bir özelliğini taşımaz. Yani, bunun anlamı, yıldızın, yapısal özelliklerinin kaybolduğudur. Çöken yıldızın, nasıl bir yıldız olduğu, önemli değildir.

Sonuç olarak karadelik, yalnızca kütle, açısal moment ve elektrik yükü özellikleriyle tanımlanan, kararlı bir duruma geçer. Karadeliğin bu son durumundan dolayı, 'karadeliğin saçı yoktur' önermesi, çok kullanılan bir deyim olmuştur. Bu şu demektir ki, yıldızın kütlesel çöküşünde, çok miktarda bilgi kaybından dolayı, karadelik 'kel' kalmıştır. Bu son durum, yıldızın, madde ve anti madde yapılı, küresel veya düzensiz şekilli olmasından bağımsızdır. Sonuçta karadelikler, çok çeşitli yıldız yapılarının çöküşünden, ortaya çıkmış olabilir.   

Karadelik Radyasyonu


1974 de Hawking, 'karadelik ışıması'nı öngördü. Buna, 'Hawking radyasyonu' da denir. Karadelik, dışarıya ışık kaçırmıyordu, ancak radyasyon yayıyordu. Penros'un düşünce deneyi ise, karadeliğin, kendi ekseni etrafında dönme enerjisinin bir bölümünü, dışarıya aktaracağını öngörüyordu.

Karadelik
, düzenli bir hızla parçacık yayar. Karadelik, yüzey kütlesel çekimiyle orantılı ve kütleyle ters orantılı bir sıcaklıkta, bir sıcak nesne gibi, parçacık üretip, yayar. Bu, sonlu bir sıcaklıkta, ısıl denge, demektir. Nasıl oluyor da, olay ufkunun içinden, hiçbir şey, dışarıya kaçamayacağı halde, karadelik, parçacık yayınlar gözüküyor? Yahut radyasyon, karadeliğin kütlesel çekim alanından, nasıl kaçıp kurtuluyor? Bunun cevabı, belirsizlik ilkesinin, parçacıkların, küçük bir uzaklık için, ışıktan daha hızlı ilerlemesine, izin vermesidir. Bu durum, parçacıkların ve radyasyonun, olay ufkundan çıkmalarına ve karadelikten kaçıp kurtulmalarına imkân verir. Ancak karadelikten kaçan şey, içine düşen şeyden farklı olacaktır. Yalnızca enerji aynı olacaktır.

Kuantum mekaniği,
sürekli olarak, çiftler halinde maddeleşen, ayrılan ve tekrar bir araya gelen ve biri birini yok eden 'sanal' parçacık veya anti-parçacıklardan söz eder. Sanal parçacıklar, 'gerçek' parçacıklar gibi, bir parçacık detektörüyle algılanamazlar. Ancak, dolaylı etkileri ölçülebilir. Proton, nötron, elektron, kuark vs. bütün bu gerçek parçacıkların, anti-parçacıkları(sanal-melekut) mevcuttur. Fotonun, anti-parçacığı ise kendisidir. Gerçek parçacıklar artı enerjiye, sanal parçacıklar eksi enerjiye sahiptir.

Bir çift parçacıktan birisi, karadeliğe düşerken, diğerini olay ufkunun sınırında, yalnız bırakabilir. Yalnız kalan parçacık veya anti-parçacık, diğerinin arkasından, karadeliğe de düşebilir yahut kaçıp kurtuladabilirde. Dışardan bakan bir gözlemci, onu, karadeliğin çıkardığı 'radyasyon' olarak görür.

Karadeliğe,
anti-parçacığın düştüğünü varsayarsak, bu sanal parçacık, zaman içinde geriye gidecektir. Bu karadelikten çıkan ve zaman içinde geriye giden, bir parçacık olarak düşünülebilir. Parçacık, anti-parçacık birleşmesiyle, maddeleşme aşamasına gelince, kütlesel çekim alanı, ona çarpar ve zamanda ileriye doğru yol alır.

Karadelik
küçüldükçe, sanal parçacığın, gerçek parçacık olmadan önce, alacağı yol kısalacaktır. Ve böylece, karadeliğin, parçacık yayınlama hızı artacak ve görünen ısı ortaya çıkacaktır. Karadeliğin yaydığı parçacıklar, karadeliğin kütlesi azaldıkça, hızla artan bir sıcaklığı gösteren, ısıl spektruma sahip olacaktır. Sonuçta, karadeliğe düşen iki eş parçacıktan, biri içerde kalırken, diğeri dışarı kaçacak ve karadelik buharlaşması yaşanacak ve karadeliğin kütlesi, azalacaktır.

Örneğin, elektron, kütlesel çekim nedeniyle, karadeliğin içine çekilecek, pozitron(anti-elektron) kaçacaktır. Bu süreçte, karadeliğin sahip olduğu elektriksel yükün küçük bir bölümü, yok olacak ve dönme momentinin çok az bir bölümü de, dışarı taşınacaktır. Böylece karadelik, enerji kaybedecektir.

Kısaca ifade edecek olursak, bir karadelik parçacık ve radyasyon yayarken, kütlesi ve büyüklüğü, düzenli olarak azalacaktır. Bu, daha fazla parçacığın, dışarıya tünel açmalarını kolaylaştıracaktır. Böylece hızlı bir radyasyon yahut karadelik buharlaşması yaşanacaktır. Ancak, büyük bir karadelikler için buharlaşma süresi, oldukça uzun olacaktır. Güneş kütlesi kadar kütlesi olan bir karadelik, yaklaşık 1066 yıl yaşayacaktır. En sonunda, karadeliğin, kütlesel çekim alanı, o derece azalmış olacaktır ki, karadelik, artık kendini, bir arada tutamayacaktır. Ancak, bir karadeliğin, buharlaşmasının en son aşaması, o derece hızla ilerler ki, muazzam bir patlamayla son bulur.

Karadelikler Ve Bebek Evrenler

"O zaman, karadeliğin içine düşen nesnelerin yahut bir uzay gemisinin, akıbeti ne olur?" diye soran Hawking, kendi sorusuna şöyle cevap verir:

"Benim son çalışmalarıma göre; yanıt, düşen nesnelerin, bebek evrene gittikleridir. Evrenimiz, böylece başka bir evrene dallanır. Bu bebek evren, tekrar, bizim uzay-zaman bölgemize katılabilir. Bu ise, oluşan ve daha sonra buharlaşan bir başka karadelik ve karadeliklerden uzay gezisine açılmış bir kapı gibi görünür. Yalnızca uygun bir karadeliğe doğru, uzay geminizi yöneltirsiniz. Oldukça büyük olan bir uzay gemisi olsa daha iyi olur. O zaman, nereye gideceğinizi seçemezseniz de, bir başka delikten tekrar ortaya çıkmayı umarsınız.

Ancak galaksiler arası yolculuk planında, bir kusur var. Karadeliğe düşen parçacıkları alan bebek evrenlerde, sanal zaman söz konusudur. Sanal zaman, bilim-kurgu gibi gelebilir, ancak bu iyi tanımlanmış, bir matematiksel kavramdır. Gerçek zamanda, karadeliğe düşen bir astronotun, akıbeti kötü olur. Başındaki ve ayağındaki kütlesel çekim arasındaki farkla, çekilerek iplik gibi uzar ve parçalara ayrılır. Vücudunu oluşturan parçacıklar bile, hayatta kalamaz. Gerçek zamandaki geçmişleri, bir tekillikte sona erer. Ancak astronotun parçacıkları, yayılan parçacıklar olarak, yeniden ortaya çıkarlar. Böylece bir anlamda astronot, evrenin başka bir bölgesine taşınır. Ancak ortaya çıkan parçacıklar, pek fazla astronota benzemezler. Karadeliğe düşen birisi için parola; 'sanal düşün' olmalıdır. Bebek evrenler, uzay gezisi için, fazla yararlı olmasa da, 'birleşik teori' bulma girişimi açısından, önemli sonuçlar doğurur. Pek çok kimse, bebek evrenler üzerinde çalışmaktadır. Bu alan, çok heyecanlı çalışmalara yol açmıştır."

Mini Karadelikler

Evrenin çok erken evresindeki düzensizliklerin çökmesiyle, ortaya çıkan küçük kütleli karadelikler olabilir. Kütleleri, Güneş'ten daha küçük olan karadelikler, mini karadeliklerdir. Büyük patlamayla yaratılan madde, proton ve elektron gibi bildiğimiz biçimlere ek olarak, mini karadelikler biçiminde de, ortaya çıkmış olabilir.

Kütlesi, küçük bir dağ kadar(1015 gr) olan bir karadelik, 10 milyar yılda, daha küçük kütleli karadelikler ise, çok daha kısa sürede buharlaşırlar. Bu küçük karadelikler, şimdiye kadar buharlaşmış olabilirler. Ancak kütlesi, bundan daha büyük olanların, röntgen ya da gamma ışıması yapmaları beklenir. Henüz bu karadeliklerle ilgili araştırmalar, sonuç vermiş değildir. Bunların varlıklarının kanıtı olan etkileri, bugüne kadar gözlemlenememiştir.

Ancak evrenin ilk dönemlerinden miras olarak, her biri bir dağ kütlesinde, fakat bir proton boyutlarında olan, çok sayıda mini karadelik kalmış olabilir. Eğer bir mini karadelik keşfedilecek olursa, mutlaka büyük patlamadan kalmış olacaktır. Çünkü yıldızlar, 2.5Mg (güneş kütlesi)den daha küçük kütleli karadelik üretemezler.

Hawking, mini karadeliklerin, çok daha hızlı buharlaştığını ve patladığını gösterdi. Bu mini karadeliklerin yarıçapı, 10-13cm, yaklaşık bir proton boyutundadır. Ağırlıkları ise, bir protondan, bir milyar ton daha fazladır. Yani, Everest Tepesi'nin ağırlığına eşittir. Bunlar kara değil, on bin megavatlık bir güçle, enerji yayan, adeta beyaz deliklerdi.

Akdelikler

Evrenin başlangıç evresinde, gaz halindeyken; gaz kümelerine(bulutlarına) ayrışarak; yoğunlaşıp, gaz topaklanmalarının merkeze çöktüğünü, çökerken bir dönme (burkulma) ivmesi kazandığını ve arkasından da, yıldızların ve galaksilerin ortaya çıktığını biliyoruz. Uzun bir zamanın sonunda ise, çok sayıda, büyük kütleli yıldızların, kütlesel çekimin etkisiyle küçülerek; beyaz cüceler, nötron yıldızları ve karadeliklere dönüştüğü artık biliniyor.
Galaksilerin merkezlerin de ise, daha büyük yıldızlar oluşabileceği için, en büyük karadelikler, muhtemelen bu merkezlerdedir.

Kümeleşme
, özellikle karadelikler söz konusu olduğu zaman, entropideki aşırı artışı gösterir. Entropi, düzensizliğin bir ölçüsü olduğuna göre; seyreltik olan gazın, düşük entropiyi, yoğun olan karadeliğin yüksek entropiyi göstermesi, bir çelişki olarak gözüküyor. Kütleçekim etkisi oluşturan böyle sistemlerde, ters bir durum söz konusudur.
Karadeliklerin birleşmesinden ortaya çıkacak olan karadeliğin, tekillği ve entropisi, elbette daha büyük olacaktır. Evrendeki tüm karadeliklerin, birleşmesinden ortaya çıkacak olan karadeliğin, tekilliği ve entropisi, elbette sonsuza yaklaşacaktır. Uzay-zamanında, son bulduğu böyle bir tekillik, evrenin çöküşünde gözlenebilir. Bu aynı zamanda, uzay-zaman tekilliğidir.

Fizik yasaları, zaman simetrisine sahiptirler. Bu yüzden, içine düşenlerin kaçamadığı, karadelikler varsa, o zaman, şeylerin içinden çıktığı, fakat içine düşemediği, başka nesneler de olmalıdır. Bunlara, ak (beyaz) delikler, denebilir. Bir karadeliğin içine atlayan astronotun, bir başka yerde, bir akdelikten çıkabileceği düşünülebilir.
Bazı kuramcılara göre, dönen ve elektrik yükü olan karadeliğin, diğer ucunda akdelik vardır. Karadeliğe düşen bir şey, diğer taraftan, akdelikten başka bir uzaya püskürür. Kara ve akdelikleri birleştiren tüneller, 'kurt delikleri' olarak adlandırılıyor. Karadelik tekilliğini içeren bu kurt delikleri, zamanda yolculuk tünelleri olarak görülüyor. Işık hızıyla, milyarca senede gidilebilecek bir galaksiye veya evrene, çok kısa bir zamanda yolculuk, vaat ediyor. Sıradan, dönmeyen karadeliklerin, kurt delikleri ya olmuyor ya da kararsız oluyor.

Einstein'in kütleçekim denklemlerinin bir özelliği de, zaman içinde sürekli olmalarıydı. Yani genel görelik teorisinin, karadeliğin içine düşme ve akdelikten çıkmanın çözümleri, mevcuttur. Ancak daha sonraki çalışmalarda, bu çözümlerin dengesiz olduğu görülmüştür. En küçük etki, karadelikten beyazdeliğe giden, kurt deliğini tahrip edebilir.
Akdelik, hiçbir şeyin içine giremeyeceği, bir tekil noktaydı. Sanal 'nur noktası'. Karadelik, çekip-yutarken, akdelik, püskürtüp-ortaya çıkarıyor. Karadelik yok ederken, akdelik var ediyor.

Sonuç olarak, zamanın yönünü tersine çevirdiğimizde, 'büyük patlama'yı temsil eden, bir başlangıç uzay-zaman tekilliğinin, kaçınılmaz olduğunu görürüz. Bu kez tekillik, tüm maddenin ve uzay-zamanın yok olmasını değil, yaratılmasını temsil eder. Bu bir akdelik tekilliğidir. Bu iki tekillik arasında, tam bir zaman simetrisi vardır. Başlangıç türü tekillik (akdelik) ki; bunda, uzay-zaman ve madde yaratılır. Sonuç türü tekillik(karadelik)  ki, bunda, uzay zaman ve madde yok olur.

Karadeliklerin Bazı Özellikleri

En basit karadelik, yalnızca kütlesi tarafından belirlenir. Bu karadelikler için, kütle, ölçülebilir tek büyüklüktür. Dönen karadelikler ise, kütleye ek olarak, iki özellik tarafından belirlenir: a) açısal momentum ve b) elektrik yükü. Bu büyüklükler, karadeliğin çevresinde dönen parçacıkların, yörüngelerinin incelenmesiyle ölçülebilir. Kimyasal yapı ise, belirleyici değildir. Karadeliği oluşturmak üzere, nasıl bir maddenin çöktüğünün önemi yoktur.
Karadeliklerin, dikkatimizi çeken bazı özellikleri:

1)Karadeliklerin varlığını, çevrelerindeki gök cisimleri üzerindeki etkilerinden anlayabiliriz. Kendileri görünmez olan karadelikler, çevrelerinde dönen yıldızların hızlarını artırırlar. Karadelik, başka bir yıldızla, bir çift yıldız sistemi oluşturuyorsa, etkileri fark edilebilir. Bu durumda, şiddetli x-ışınları ve radyo dalgaları yayarlar. Eğer karadelik, yıldızına, yeterince yakınsa, evrimleşerek kırmızı dev haline gelen eş yıldızın, atmosferindeki gazların bir bölümü, karadelik tarafından yutulabilir. Bu gazlar, önce karadeliğin çevresinde, sarmal hareketlerle, bir disk oluşturarak, karadeliğin yüzeyine düşerler. Gaz düşerken, çok ısınır ve x-ışınları yayar. Adeta, karadelikler, eşlerini soyarlar.

2)Galaksi merkezinde bulunan dev karadelikler, etraflarındaki gaz bulutlarına, güçlü çekim uygulayarak, büyük bir hızla döndürürler ve kendilerini belli ederler. Bu karadelikler, zamanla çevreden çaldıkları, gaz ve yıldız artıklarıyla beslenirler. Buradaki madde, olay ufkunda kaybolmadan önce, çok yüksek sıcaklıklara kadar ısınır.      

Galaksi
çekirdeklerinde, birbirlerine çok yakın yıldızlar, çarpışarak parçalanırlar. Ve enkazları, karadelik için, bir besleme kaynağı olur. Merkezdeki canavar, artık beslenmediğinde, çevresindeki kütle aktarım diski, kaybolur ve süper kütleli karadelik, galakside hemen hiçbir iz bırakmaz.

Bu sebeple, süper kütleli karadelikleri, aramak için, en uygun yerler, yakın galaksilerin çekirdekleridir. Aktif galaksi çekirdeklerinin güç kaynakları, muhtemelen karadeliklerdir. Merkezdeki etkinliğin yakın görüntüsü, radyo yayını fışkırmalarıdır. Fışkırmalarının kaynağı, merkezde, süper kütleli bir karadeliğin varlığıyla açıklanabilir.

Nötron yıldızı
ve beyaz cüce gibi yıldızlar, enerji üretemezler. Nötron yıldızlarının, katı bir yüzeyleri var ve bu yüzeyde madde biriktirebiliyorlar. Karadeliklerde böyle sert bir yüzey yok ve olay ufkuna giren madde ve ışınım, evreni terk ediyor.

4)Şayet, karadelik oluşturmak için çöken madde, net bir elektrik yüküne sahipse, ortaya çıkan karadelik de, aynı yükü taşıyacaktır. Benzer şekilde, şayet çöken madde, açısal momente sahipse, ortaya çıkan karadelik, dönüyor olacaktır. Hatırlanacağı üzere, bir karadelik, çöken maddenin elektrik yükünü, açısal momentini ve kütlesini hatırında tutarken, bunların dışında her şeyi unutur. Zira bu üçü, uzun erişimli alanlarla bağlantılıdır.

Sonuç: Karadelikler Ne Söylüyor?

1)Sonsuz yoğun ve sonsuz ince bir 'nur' noktasından, bir 'nur(akdelik) patlaması'yla yaratılan; yüz milyarlarca galaksi ve her bir galakside, yüz milyarlarca yıldızlardan oluşan, bu muazzam evren; çökecektir, ezilerek adeta yok olacaktır. Karadelikler, maddenin ezilerek, 'sonsuz incelmesi'nin açık kanıtlarıdır.

2)Evrenin, başlangıcının(büyük patlama) ve sonunun(büyük çöküş) olduğu kanıtlanmıştır. Karadelikler, evrenin 'büyük çöküşü'nün apaçık delilleri, alametleri ve işaretleridir. Bir bilim adamının söylediği gibi: "Eğer bir yıldız, çatırdayarak kendi üstüne çökebiliyorsa, neden tüm evrende çökmesin?"

3)Genişlemekte olan bu muazzam evren, kütlesel çekimin etkisiyle, geriye dönmeye- büzülmeye başlayacak;  adeta bir balonun sönmesi yahut bir kâğıdın avuç içinde dürülmesi gibi galaksiler, biri birlerine yaklaşmaya başlayacaktır. Bir taraftan, her bir galaksi, kendi merkezlerindeki dev karadelikler tarafından yutulurken, diğer yandan galaksilerin dönüş hızı, gittikçe artacaktır. Sonuçta, milyarlarca galaksi, süper dev karadeliklere dönüşürken; karadelikler, 'sonsuza yaklaşan hızla' kafa kafaya gelecek ve hiper dev bir karadeliğe dönüşecektir.

İşte bu, 'büyük patlama'ya hazır, maddenin, sonsuz incelerek, madde olmaktan çıktığı, 'nur(akdelik) noktası'dır. Sonsuz yoğun, sonsuz ince, sıfır boyutlu, sıfır hacimli ve patlamaya hazır 'nur' noktası. İşte yaklaşan 'Saat' budur. İşte 'Kıyamet' den sonra 'Kıyamet' budur. İşte bu 'an', evrenlerin Rabbi olan Sonsuz Yüce Allah'ın, Gökleri ve Yerleri, yeni baştan yaratacağı 'an'dır. İşte 'Kıyamet'in arkasından, beklenen ikinci ve 'Son Büyük Patlama' anı. İşte bu 'an'da, Cennetler-cehennemler yeniden yaratılacak ve ebedi kalacaklar.

4)Bilinmelidir ki, karadelikler üzerinde yapılan araştırmalar, sadece evrenin başlangıcına ve sonuna değil, fizik yasalarının ve fizik ötesi (sanal-melekût) evrenlerin anlaşılmasına da, ışık tutuyor. Bu araştırmalar ilerledikçe, evreni yöneten yasaların, birleşimi ve en basit hali olan 'her şeyin kuramı'; yani kütlesel çekim yasasını, kuantum kuramına bağlayan 'teori', acaba ortaya çıkacak mıdır? Belkide. Bugün bilim dünyası, 'altın iyonları'nı çarpıştırarak, 'yapay büyük patlama' deneyleri, düzenlemeye çalışıyor. Biz inanıyoruz ki, Allah, ayetlerini, yakın gelecekte, 'enfüsümüzde ve afakımızda', apaçık göstermeye, devam edecektir.  

Dr. Halil Bayraktar

Kaynaklar:
1)  Roger Penrose, Kralın Yeni Usu III/ Us Nerede? Çev.Tekin Dereli,TÜBİTAK, Oxford, 1989.
2)  Stephen W. Hawkıng, Zamanın Kısa Tarihi, Çev. Dr. Sabit Say , Murat Uraz, Milliyet Yy, 1988.
3)  Stephen W. Hawkıng, Karadelikler Ve Bebek Evrenler, Çev. Nezihe Bahar, Sarmal Yy, 1994.
4)  Stephen Hawkıng, Roger Penrose, Uzay Ve Zamanın Doğası, Çev. Prof. Dr. Umur Daybelge, Sarmal Yy, 1996.
5)  John Baslough, Hawkıng'in Kuramına Giriş, Çev. Osman Bahadır, Sarmal Yy, 1991.                      
6)  Stephen W. Hawkıng, Zaman Ve Uzayda Gezinti, Çev. Pınar Baldıran,Alkım Yy.
7) Stephen W. Hawkıng, Ceviz Kabuğundaki Evren, Çev. Kemal Çömlekçi, Alfa Yy, 2002.
8)  Joseph Silk, Evrenin Kısa Tarihi, Çev. Murat Alev, TÜBİTAK, 1997.
9)  Roland Omnes, Evren Ve Dönüşümleri, Çev. Sacit Tameroğlu,H. Vehbi Eralp, İzdüşüm Yy, 1994.
10)  John Barrow, Evrenin Kökeni, Çev. Sinem Gül, Varlık/Bilim Yy, 1998.
11)&nbs

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

4/6/2009 · Kategori: Hayattan

"ALT-KÖLE İNSANLAR" VE "ÜST-TANRI İNSANLAR" YARATMA HEVESİ

Boston Üniversitesi'nde sağlık hukuku profesörü olan George Annan, 2001'de ırkçılığa karşı dünya konferansında yaptığı konuşmada:

"Öjenizm, daha da tahripkar bir güçle, ırkçılığı bile gölgede bırakabilir" diyordu.

Annan, içimizden bazıları, genetik olarak geliştirildiğinde, diğerlerini alt insanlar olarak mı göreceğiz, yahut onları köleleştirip olmazsa soykırıma mı tabi tutacağız? diye sordu.

Yeni gen ekleme teknikleri, DNA kodlarını yöneterek, bireyleri ve gelecek kuşakları, "üstün insan-tanrı" yapma dönüşümünü hedefliyor.

Neo Darwinizm'e sırtını dayayan yeni gen ekleme teknikleri, DNA kodlarını yöneterek, bireyleri ve gelecek kuşakları, "üstün insan-tanrı" yapma dönüşümünü hedefliyor. Buna göre insan, ilk defa, kendi evrim sürecine müdahale edebilecek ve bir sonraki adım olan, tanrı-insan boyutuna geçecek. Macar asıllı, çok yönlü bir bilimci olan Mihaly Csikszentmihalyi:

"Şimdi evrim, uzaya fırlatılmış bir rokete benziyor ve artık yolcu değil pilot konumundayız. Ne tür insanlar yaratacağız" diyordu.

Dünya'da "Megatrends" adlı kitabıyla tanınan, son yıllarda insanın teknolojiyle olan ilişkisini inceleyen John Naisbitt ise:

"Eğer Darwin'in evrim teorisine inanıyorsanız, ki başka neye inanacağınızı bilmiyorum; bilim adamları, sadece doğal olanın bir kopyasını üretmiyorlar. Aynı zamanda, Darwin'in evrimci teorisini de hızlandırıyorlar" diyordu.

Harward profesörü E.O.Wilson, Pulitzer ödülü kazanan kitabı "İnsan Doğası Üzerine"nin son pasajında ise; "toplumu, insan türünün mükemmelleşmesi amacıyla, insan evriminin mimarı rolünü üstlenmeye çağırıyor."

Dr Wan Ho, bu konuda şöyle diyor:

"Neo Darwinizm, her şeyi açıklamayı amaçlayan bir teori olarak ortaya çıktı, sonuçta hiçbir şeyi açıklayamama tehlikesiyle karşı karşıya geldi. Boş bir teori, kolayca zararlı ideolojilerin hizmetine girer."

Tüm bu Darwinist yaklaşımların kökleri, çok daha eskilere uzanmaktadır. Bu konuda, yaklaşansaat, daha kapsamlı bir araştırma yapmaktadır.

"YENİ ÖJENİZM"İN UYGULAMA ALANLARI

Doğum öncesi testler, yeni "ticari öjenik çağın felsefi temelleri"ni şimdiden kurdu. Yüz binlerce hamile kadın, ana rahmindeki doğmamış çocuklarını, geniş bir dizi genetik hastalık için, alışılagelmiş bir şekilde zaten test ettiriyor. Genetikte ilerlemelere paralel olarak, bu testlerin sayısı artacağa benziyor. Yani, gelecekte anne-babaların, embriyolarını çok çeşitli bozukluklarla ilgili olarak, otomatik olarak taraması ve doğru genlere sahip embriyoların ana rahmine yerleştirilmesi, rutin bir işlem haline gelebilir. Görünen o ki, bir çocuk, dünyaya gelebilme hakkı için, doğmadan evvel testten geçmek zorunda kalacak.

Genetik hastalıkların, kendilerini nasıl ortaya koydukları konusundaki karışıklıklar ve belirsizlikler; bu konuda kendilerini determinist bilime teslim etmiş ana-babalar için, feci sonuçlar doğurabilir. Örneğin, doğmamış bir çocuk, kusurlu bir gen taşıyor olabilir, ancak yine de, tüm yaşamı boyunca hastalık ortaya çıkmayabilir. Sigorta ve insan kaynakları şirketleri de, gelecekte öjenizmin ilk uygulama alanları olacaktır. Örneğin, yakın gelecekte bir sigorta şirketi, genlerinde herhangi bir hastalık saptadığı birini sigorta yapmayacak.

1999'da yapılan bir araştırmaya göre, ABD'de orta ve küçük ölçekli şirketlerin % 30'u, terfi ve işten çıkartmalarda, çalışanlarının genetik testlerinden yararlanıyor. Acaba belli toplulukların veya meslek gruplarının, belli genetik testlerden geçirilmesi ve ona göre planlamaların yapılması; ne kadar etik, ne kadar normal bir muamele sayılacak?

YAKIN GELECEKTE "İNSAN", "GENETİK ÇIPLAK" OLACAK!

Genom Projesi sayesinde, bir biyoçipin üzerine kayıtlı bilgilerden, ileri yaşlarda prostat kanserine, alzheimera yakalanıp yakalanmayacağımızı, hastalık tipine göre, vücudumuzun hangi ilaca cevap vereceğini öğrenebileceğiz. Peki, genetik programımızın gizliliği, ne ölçüde korunabilecektir? Bir kişiye ait özel bilgilere, kimler sahip olacak ve kimler kontrol edebilecek? Ailenin özgeçmişine bağlı olarak, belli bir hastalığının olup olmadığını tespit etmek için; bir genetik testin yapılması, isteğe mi bağlı olacak, yoksa herkes buna mecbur mu bırakılacak?

Britanya'daki hükümlülerden 700-800'ünün, DNA örnekleri alınarak, üzerinde çalışmalar yapılıyor. Ayrıca burada, tüm tutuklular ne olursa olsun, DNA örneklerini vermek zorunda. Bu arada masum insanların DNA örneklerinin toplanmaya başlayacağı da açıklanıyor.

Şu anda İGP tarafından elde edilen tüm genomun dizilimi, global bir DNA veri bankası olan GenBank'ta korunmaktadır. GenBank, kamuya açık internet bağlantısı olan herkesin ücretsiz erişebileceği bir kaynak.                                         

Britanya hükümetinin desteklediği veri toplama faaliyeti ise, insan hakları örgütleri tarafından kınanıyor. Liberty adlı insan hakları grubunun temsilcisi James Welch, bu bilgilerin, son derece gizli ve kişisel olduğunu vurguluyor ve global bir DNA veri bankası istemediklerini söylüyor. Çünkü bu bilgilerin hangi amaçla kullanılacağını hiç kimse önceden kestiremiyor.


GENETİK HASTALIKLARIN "SOMATİK TEDAVİSİ"

Genetik tedavi iki çeşittir; "Somatik" ve "Germline" tedavi. Somatik tedavi de, müdahale sadece somatik hücrelerde(vücut hücreleri) yer alır ve genetik değişiklikler çocuklara aktarılmaz. Fakat bu tedaviyi uygulanabilir olmaktan alıkoyan faktörler vardır:

1) Bu yöntemde, hayvanlarda olduğu gibi düzeltilmiş genlerin, hastanın kromozomuna sokulması rastgeledir. Araştırmacılar, düzeltilmiş bir genin, öteki hücresel işlevleri istemeden bozarak, kromozomun neresine yerleşeceğini önceden tahmin edemez.
2) Dışardan sokulan DNA'nın, hücre içinde kararlı ve uzun kalabilmesi büyük bir problemdir.
3) Bu tedavi esnasında, bağışıklık sistemini tetikleme potansiyel vardır. Bu bir risktir.
4) Düzeltilmiş
DNA'yı, taşıyıcı olarak kullanan virüsler, hastalığa neden olma özelliğini tekrar kazanabilir.
5) Bir başka sorun, genetik hastalıkların, birden fazla genle kontrol ediliyor olmasıdır.

Birçok bilim adamı; gen tedavilerinin, hastalar üzerinde kabul edilemez riskler oluşturduğunu, tam tersine başta kanser olmak üzere pek çok hastalığa sebep olacağını söylüyor. Bu sebeple her ne kadar kamuoyu, bu tedavilerin yüksek tıbbi duyarlılıkla gerçekleştirildiğine inandırılmış olsa da, gerçek bunun tam tersidir.

"GERMLİNE TEDAVİ": ÜST İNSANLAR-KÖLE İNSANLAR

"Germline tedavi"sinde; genetik değişimler, sperm, yumurta ya da embriyo hücrelerinde yapılır ve gelecek nesillere geçer. Bu sayede risk, nesiller boyu devam ederek, kestirilemeyen etkileri giderek artar. Nitekim genetik ile ilgili yapılacak bir takım yasal düzenlemelerde, "somatik tedavi"ye daha sıcak bakılmasına rağmen, "Germline tedavi"sinin; "insanoğlunun atalarından gelecek genetik mirası etkileyecek olması" nedeniyle; Avrupa Konseyi tarafından yasaklanması önerilmiştir. Fakat bu konuda yapılmış kanuni bir düzenleme henüz yoktur.

"Germline tedavi"nin yaygınlaşmasıyla, bazı genetik mühendisleri, "tasarlanmış bebekler" çağının yakında başlayacağından emin görünüyor. Nitekim çocuklarının, genetik olarak çoğalmasına sıcak bakan ana-babalar, oldukça fazla. Bu bilim, ana-babaların, katologlardan yaptıkları seçimler doğrultusunda, tasarlanmış bebekler üretmeyi vaat ederek; bu mühendislere, tanrılık rolü oynamalarına olanak verecek.

Leon Kass'ın ifadesiyle; varlığını, karakterini ve kapasitesini, insan eliyle yapılmış tasarımlara borçlu olan bir çocuk; onu tasarlayanlarla aynı uzayda olamaz. Ortaya çıkarılan bir ürün, ne kadar mükemmel olursa olsun, onu yapan usta, onun üzerinde bir yerde durur. Böylece gen teknolojisi, bilim adamlarını ve doktorları, adeta bir tanrı gibi yaratıcı, hakim ve kurtarıcı pozisyonuna yerleştirmektedir.

Günümüz toplumunda anne-babalar, en iyi genetik özellikleri olan çocuklara sahip olmak için, birbirleriyle yarışacaklardır.

Genetik geliştirme alanında seçimler, özgürlük kılıfı altında, tam bir tüketici mantığıyla yapılmakta ve insanlar, her zaman için doğal ihtiyaçlarından fazlasını talep etmektedir. Nitekim, Dr Wan Ho; Genetik ayrımcılık ve öjenizmin, "bilimsel ilerleme" ve "seçim özgürlüğü" sloganlarını kullanarak; devlet destekli gizli projelerden bile tehlikeli olduğunu belirtiyor.

Örneğin, bir klinikte; 183 nolu koyu saçlı vericinin spermlerini seçen bir çift, klinik görevlisinin yanlışlıkla 83 nolu vericinin spermlerini işaretlemesi sonucu, doğan üçüz bebeklerinden birinin kızıl saçlı olması nedeniyle dava açtı. Müşteri olan kadın, mahkemede, eğer 183 nolu vericinin spermleri kullanılmış olsaydı, doğacak çocuklarının şimdilerde daha alımlı olacağını ifade etti.

Birkaç yıl önce tanınmış bir fotoğrafçı ise, ünlü top modellerin yumurtalarını, bir internet sitesinde, açık artırmayla satışa çıkardı. Fotoğrafçı, modellerin IQ seviyeleriyle ilgili bir garantide bulunmayarak, yalnızca şunları söyledi:

"Bu gördükleriniz, Darwin'in doğal seleksiyonuna en uygun ve üst düzeyde örneklerdir. En iyi fiyat teklifini yapan, gençliği ve güzelliği elde eder."

HANGİ CENNET?

Şayet "germline mühendisliği" bu hızla ilerlemeye devam ederse ana-babalar, çocuklarının, yeni çağın gereklerine uygun düzenlenmesi için; adeta tanrılığa soyunan bu genetik mühendislerinin ellerine bırakacaklardır. Bu konuda çıkar elde edecek olanların ise, yoksullardan çok zenginler olduğu açıktır. Bu konuda Princeton Üniversitesi'nden Lee Silver "Cenneti yeniden inşa etmek" adlı kitabında; gelecekte insanların, "gen zengini" ve "natural" olarak ikiye ayrılacağına ilişkin tahminler öne sürüyor. "Gen zengini" olan insan topluluğunun; ekonomi, medya, eğlence sektörünün ve bilgi endüstrisinin iplerini elinde tutacağını; 2. grubun ise düşük ücretli memur ve işçilerden oluşacağını söylüyor. Bu, insanlığın, tıpkı eski Roma vatandaşı ve kölelerden oluşan yeni bir dünya devletine doğru gittiğini gösteriyor.

Dr.Max More

"TRANSHÜMANİST HAREKET"

Yaklaşık 10 yıl önce bir "transhümanist hareket" ortaya çıktı: Extropian Hareketi

Extropianizm, teknoloji odaklı felsefi bir akım. Sınırsız bir tekno-evrimsel gelişimin, insanı, tanrısal varlıklara(!) dönüştüreceğini öngörmektedir. Ölümsüzlük, en dikkat çekici öngörüsüdür. Kendi üzerimizde istediğimiz modifikasyonu yapabilir; cinsiyetimizi, zekamızı, duygularımızı ve biyolojik özelliklerimizi değiştirebiliriz. Bunun için, yapılan biyokimyasal araştırmaların önünü açmak gerektiğini ve insanların, hümanizmden sonraki karanlık bölgeye de korkmadan girebilmelerini öğütlüyor!

Ağustos 1999'da bu hareketin, 4. ulusal toplantısı yapıldı. Toplanan grup, tekno-ütopiklerin en marjinal kesimiydi. Konferansta, bu hareketin kurucularından Dr.Max More; "Ultra İnsan Devrimi" başlıklı bir konuşma yaptı. Bu konuşma, tabiat annesine(gaia) bir mektup niteliğindeydi. Ona, yeryüzündeki canlıları, kendini yenileyebilen kimyasal maddelerden, katrilyonlarca hücrelik yapılara ulaştırmak suretiyle yarattığı için şükranlarını sunmaktaydı. Bununla birlikte insanın yapısında, pek çok zayıf taraf bulunduğunu da sözlerine ekledi. More; "insan yapısını değiştirmenin zamanı geldi" diyerek, yedi değişiklik önerisinde bulundu. Ölümü yenmek, listenin en başında bulunuyordu. Bunu, geliştirilmiş bir algı gücü, gelişmiş bir zeka vb. izliyordu. More, listenin, bizi, insanlıktan ultra insanlığa yükselteceğini iddia ediyordu.

ESİN KAYNAĞI: "NEW AGE FELSEFESİ"

Fizikçi Frank Tipler ise bu konuda, çok satan eseri "Sonsuzluğun Fiziği"nde, şu anda gelişmekte olan üstün nitelikli zeka, tıpkı büyük dinlerin tarif ettikleri cennete benzeyen bir yerde yaşayabileceğimizi belirtiyor. Transhumanizmin durdurulamayacağını söyleyen John Naisbitt ise, şunları söylüyor:

"Genleri değiştirilmiş insanoğlu, bir hayal değil artık gerçek. Bu düşünceye alışsanız iyi edersiniz. Çünkü bunu durdurmanın olanağı yok. Genetik mühendisliği durdurulamayacak çünkü bir umut var burada.. Hastalıklarla mücadele etmemizi sağlıyor. Ama aynı zamanda, insanları mükemmelleştirmek için de kullanılabilir. Bizi daha uzun boylu, daha akıllı, ya da istedikleri gibi yeniden yaratabilirler. Hitler, bunu düşlemişti ama bunu yapmaya olanağı yoktu. Bizim ise, artık bunu yapacak teknolojimiz var.. "

Aslında pek çok "transhümanist bilim adamı"nın felsefi esin kaynağı, günümüzde "New Age akımı"dır. Nitekim şeytani New Age felsefesinde insan, belli aşamalardan geçip tekamül ederek; yükseliş sonunda bir üst boyuta geçer. Ve böylece bir altın çağ(cennet) başlar.

Fletcher; insan ve maymun arası, keçi bedenli, aslan başlı, kuyruklu bazı kimerik(insan-hayvan arası) türlerin yaratılarak; tehlikeli ve bayağı işlerde kullanılabileceğini söylüyor.

YOKSA EVRİMCİ-BİLİMCİLER: CEHENNEMİN KAPILARINI MI ARALIYOR?

Virginia Üniversitesi filozoflarından ve tıbbi etikçilerin piri olarak anılan Joseph Fletcher; bize, insanlığın sonunu hazırlayacak kehanetlerde bulunuyor. Fletcher; insan ve maymun arası, keçi bedenli, aslan başlı, kuyruklu bazı kimerik(insan-hayvan arası) türlerin yaratılarak; tehlikeli ve bayağı işlerde kullanılabileceğini söylüyor.

Hayalperest, kibir deryasında yüzen bilim adamlarının bu kehanetlerini bir tarafa bırakacak olursak; bahsettikleri insan-hayvan arası yaratıklar(kimerik), asıl "mükemmel insanı(!)" yaratma yolunda karşılarına çıkmayı beklemektedir.

Yapılan çalışmalar, "germline modifikasyonu"na maruz kalmış hayvanlarda, sıklıkla anomaliler olduğunu göstermiştir. Bu hayvanlarda görünmeyen kimi şeyler, soylarında dikkate değer biçimde ortaya çıkabilmektedir. "Germline modifikasyonu"na maruz kalmış bir hayvanda kanser, normalden 40 kat daha fazla görülmektedir. Hayvanlar üzerinde yapılan bu çalışmaların yeterli olgunluğa ulaşmaması ve insanlar üzerinde de bu tarz deneyler yapılamayacağı için, "Germline modifikasyonu"nun daha nelere gebe olduğunu bilemiyoruz. New York Medikal Koleji profesörlerinden Stuart Newman:

"Bizler, bu hayvanların metebolizmasını tamamen anlayıncaya dek deneyler yapıyoruz. Eğer deney sonucunda, bir yığın hilkat garibesi meydana gelirse, hepsini yok edip, sonra tekrar çalışmaya başlıyoruz. Fakat iş insana gelince, problem daha karmaşık hale geliyor" diyor.

Bu konuda, kimya, ecza, biyoteknoloji ile uğraşan şirketler arasında, genler ve onları ustaca yönetme işlemleri üzerine ticari patentler için süregelen azgın rekabet ise anlatılır gibi değil. Kendi pazar paylarını geliştirmek için birbirini dirsekleyen şirketler, ticari sırların çalınması, patent hakkını ihlaller ve araştırmayı çalma suçlamaları ile açılan davalar, rekora doğru gidiyor.

DNA çift zincirli sarmal

SONUÇ

Uluslararası Genetik Kongresi Başkanı Robert Haynes, bir konuşmasında şunları söylüyordu:

"En az 300 yıl boyunca, insanın özel bir varlık olduğu düşünüldü.. Oysa ki, genleri değiştirme becerisi, bize insanın sadece biyolojik bir makine olduğunu göstermiştir. Bundan sonra özel, hatta kutsal türlerin olduğu inancıyla yaşamak pek mümkün görünmüyor."

İnsanı, yeniden dizayn etmeyi kafaya koymuş; tanrılık iddiasındaki bu teknoloji kahinlerinden bazıları, kendi bedenlerinden de tiksinti duymaktadırlar. "İnsanlığın Ötesinde" adlı kitaplarında George Paul ve Earl Cox; "bir başka yol daha var" diyor. Neden kalbimiz 2 değil de birmiş!

En etkin kriyojenik uzmanlarından Robert Ettinger; genetik mühendisliğinin, "altın çağ"ın öncüsü olacağını ilk defa ifade eden kişidir. Ettinger, ağzımızın çok amaçlılığı, saçmalıktan başka bir şey değildir diye düşünmektedir. Ettinger, insanın doğal yapısına duyduğu bu tiksintide yalnız değildir. Hans Moravec, bir seferinde, Asimov'un gerçek bir insana dönüşmek isteyen bir android hakkındaki hikayesinden bahseder ve şöyle der:

"Bu, sevimli bir hikaye, ancak onu okuduktan sonra, içimden androide; başlangıçta daha iyi bir şey olduğun halde, bu lanet cehennemde 'niçin bir insan olmak istiyorsun?' demek geldi."

Evrende özel bir yer ve öneme sahip olan insan, bir sonraki "insan-tanrı aşaması"na geçişte; bir "ara basamak" olarak görülmekte ve adeta "moleküler bir sistem" olarak algılanmaktadır. Onlara göre, diğer türlerden bizi farklı ve anlamlı kılan hiçbir yanımız yoktur. Durum böyle olunca, genetik denemelerle insanlığın anlamını yitirmesi; bu kişiler için yadırganacak bir şey değildir.

Bu nedenledir ki; bu gen teknolojilerine sıkı sıkıya sarılıp; mükemmelleşme hayalleriyle; insanı, yeniden dizayn etmeye çabalıyorlar.. Oysa, kendi sınırlarımızı bilmeden birşey olamayacağımız bilgisi; "derin şuurumuz"dan bize seslenmektedir. İşte bilim adamı Mihaly Csikszentmihalyi'nin, insanlığa uyarısı:

"Küçük dozlarda yararlı olan biyolojik ve piskolojik işlevler, aşırı boyuta vardığında tehlikelidir. Şimdi olduğumuzdan daha duygusuz ve acımasız bir canlı türü ortaya çıkabilir."

İnsan, zihinsel potansiyelini sınırlayacak bir kusurla yüklenmiş değildir. Aksine, insanoğlu, kuşların ötüşünü duyacak, olağanüstü renk ve güzellikteki çiçeklerin kokusunu alacak, yaşadığı dünyayı ve gökyüzünü izleyip-araştırabilecek, hepsinden önemlisi, onu daima iyiye yöneltebilecek idrak ve sağduyu potansiyeline sahip bir varlıktır. Tüm bunlar insana, evrende özel bir anlam ve sorumluluk yüklemekte, onun başıboş ve rastgele bir evrime tabii, amaçsız bir varlık olmadığını bize göstermektedir. Gelecek kuşakları tasarlamak için, insan embriyolarında kalıcı genetik değişiklikler yapmak, insan uygarlığını, önceden tahmin edilemeyecek boyutlarda bir uçurumun kenarına sürükleyecektir.

İnsan, zeka nimetine; dolayısıyla karar verme ve seçme iradesine sahip; bu yönüyle içinde yaşadığı evrenin yasalarıyla kayıtlı, hür-sorumlu ve maddeye hakim olmayı başaran, canlı bir varlık. Uçsuz-bucaksız bilinçaltıyla; yani maddi-biyolojik, ruh-his-duygu-arzu ve isteklerle yüklü; her an patlamaya hazır bir umman. İnsan, o derece komplike muazzam bir varlıktır ki; onun gerçek kopyasını çıkarmak bile imkansız gözükmektedir.

Bugün, yaratılmış canlılar ve insanlar üzerinde deneyler düzenlemek; sonsuz ilim sahibi Yüce Allah'ın ilmi ve izniyle bilimde bir gelişme göstermek; hastalıkları tedavi etmek; canlı-bitki bilimini geliştirip; yeni ürünler elde etmek, elbette mümkündür, hatta bir gerçektir de.. Ancak canlıları ve özellikle insan gerçeğini, bütüncül bir şekilde; bugün de, yarın da kuşatamayacak olan sonlu boyutlu insanoğlu; Sonsuz Boyutlu Yaratıcı'nın eseri üzerinde, ancak sınırlı-sorumlu bir tasarrufta bulunabilir.

Yaratıcı'nın yol göstericiliği ve izni olmadan, onun eserleri üzerinde oynarsanız; dünyanızı, yaşamınızı ve geleceğinizi, riske atarsınız. Bugün Allah'ın yarattığı bilim, bilişim ve teknoloji geliştikçe; insanoğlu, heyecana-hayale ve kibre kapılarak; her şeyi yapabileceğini sanıyor. Kendisini, adeta ilahlaştıracak yolda; hiçbir sınır tanımadan; para ve güç hırsıyla; dünyanın zenginliklerini, atmosferini, bitki ve canlılarınasıl talan ettiyse; şimdi de, yaratılmışların en şereflisi olan insanı, aşağıların aşağısına indirmeye çabalayarak; en büyük kumarını oynuyor.

Bugün, başta ABD olmak üzere, tüm dünyayı kaplamış bulunan "New Age Akımı"; insanın, tanrılık potansiyeli taşıdığını; yakın gelecekte bir boyut atlaması yaşayarak; "altın çağ"a geçiş yapacağı yalanını, tarikatları ve medyumları aracılığıyla pompalıyor. Raelianlar, scientology ve daha birçoğu, insanlığı habis bir ur gibi sarmış ve sözde bir kısım evrimci-bilimcilerin beyinleri, bu felsefeyle yıkanmış bulunuyor.

Bu, insanlığı ve dünyayı helaka sürükleyecek şeytani-yeminli planın arkasında, elbette İblis ve köleleri bulunmaktadır. Tarih boyunca insanlığı helaklara sürükleyen bu yeminli düşmanın, çağdaş planı şudur: Cennette, Adem'e teklif ettiği gibi; bugün de insanoğluna; melek olacağı, tanrı potansiyeli taşıdığı ve ebedileşeceği zehirli yalanını teklif ediyor. İnsanın, "genetik olarak bu dönüşümü gerçekleştirebileceği tezi"ni, medyumları ve yaldızlı propagandalarıyla durmadan kulaklara üflüyor. Evrimci- hayalci bilimcilerin kulaklarına da bunu fısıldıyor. Mükemmel, hastalıksız, ölümsüz insan olmak, kulaklara hoş geliyor. Bu özellikler, cennet insanının özellikleridir. Bu melek insan, Yüce Allah'ın diriltmesi ve yeni bir yaratılışla yaratmasıyla mümkün olacaktır. İşte bunu bilen İblis, bu gerçeğe, yalan elbiseleri giydirerek; dünyada pazarlıyor. Yani, dünya cennet olacak, insan evrimleştirilerek ölümsüz melek-tanrı olacak.. İşte Adem'e hazırlanan tuzak da, tamı tamına buydu. Malesef Adem gibi; Ademoğlu da, bu tuzağa düşmüş ve düşecek gibi gözüküyor.

Kim, sonsuz boyutlu ilmiyle, her şeyi kuşatan Yüce Allah'ın evrensel düzenine başkaldırmanın cevapsız kalacağını sanıyorsa, aldanıyor ve trajik sonunu hazırlıyor demektir. Tıpkı Eski Kavimler, Nuh Kavmi ve Atlantis Kavmi gibi.. Sonsuz İlim-yaratma sahibi olan ve ilmiyle her şeyi kuşatan Allah, bugün olmakta olanları bize, Kitabı'nda bakın nasıl bildiriyor:

İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya yaşamıyla ilgili sözlerine taacub edersin(şaşırırsın). Ve o kimse, kalbindeki şeye(amaca), Allah'ı şahid getiren, inatçı-tartışmacı bir düşmandır.

O, yönetimi ele geçirdiği zaman, Arz'ı bozmaya, toprağı-ürünü ve nesli(soyu) helak etmeye çaba harcar. Allah, (evrensel düzeni bozan) bozguncuları sevmez.

[BAKARA(2)/204-205]

Muhakkak onlar(müşrikler), O'nun(Allah'ın) dışında, dişileri(ilahları) çağırıyorlardı. Onlar, (gerçekte) kovulmuş şeytandan başkasını çağırmıyorlardı.

Allah, onu lanetledi ve O(Şeytan) dedi ki: "Elbette, Senin kölelerin içinden belirlenmiş bir zümreyi, kendime (köle) edineceğim."

"Ve elbette onları saptıracağım, ümitlendireceğim; onlara, hayvanların kulaklarını kesmelerini emredeceğim. Elbette yine onlara, Allah'ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim."Kim, Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, muhakkak o, apaçık bir hüsrana uğramıştır.

(Şeytan), onlara vaat ediyor, onları ümitlendiriyor. Oysa Şeytan(İblis), onlara aldanmadan başkasını vaat etmez.

[NİSA(4)/117-120]

Hilal Nevruzoğlu

Kaynaklar:
1) Francis Fukuyama, İnsan Ötesi Geleceğimiz, Çev. Çiğdem Aksoy Fromm, Odtü Yy, Ankara 2003.
2) Jeremy Rifkin, Biyoteknoloji Yüzyılı, Çev. Celal Kapkın, Evrim Yy., İstanbul 1998.
3) John Brockman, Gelecek 50 Yıl, Çev. Nurettin Elhüseyni, Ntv Yy, İstanbul 2007.
4) Bill Mc Kibben, Genetik Mühendisliği ve İnsan Doğasının Sonu, Çev. Fatma Çolak, Pınar Yy, İstanbul 2006.
5) Mae Wan Ho, Genetik Mühendisliği Rüya mı Kabus mu?, Çev. Emral Çakmak, Türkiye İş Bankası Kültür Yy, İstanbul 2001.
6) James Shreeve, Gen Savaşları, Çev. Özgür Atılım Turan, Doğan Yy, İstanbul 2007.
7) Ernst Peter Fisher, Genler ve Genom, Çev. Barış Konukman, İnkılap Yy, İstanbul 2005.
8) Begüm Akman, Taner Tuncer, Yaşamın Şifresi: İnsan Genom Projesi, Odtü Yy, Ankara 2007.
9) James D. Watson, İkili Sarmal, Çev. Alev Serin, Tübitak Yy, Ankara 2005.
10) Atlas dergisi, Alev Belviranlı'nın, John Naisbitt ile yaptığı söyleşi
11) biltek.tubitak
12) istanbul.edu
13) ttb
14) Hgalert
15) yunus.hacettepe.edu
16) stu.inonu.edu
17) genbilim
18) genetiklab
19) wikipedia

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

4/6/2009 · Kategori: Hayattan

ÖJENİZM

Toplumlar, her zaman zengin-yoksul, güçlü-güçsüz gibi ayrımlara tabi olmuşlardır. Tarih boyunca insanlar, kast ve sınıflara ayrılmış ve insan zekası; azınlığın, çoğunluğa uyguladığı adaletsizlikleri haklı göstermekte kullanılmıştır. Günümüzde ise bu ayırım, genetik düzenlemeyle, toplumda, yeni ve çok ciddi bir bölünme tehlikesi ortaya doğurmaktadır. Öjenizm; genlere(genotipe) dayalı bir ayrım..

Günümüzde ise İsrail, Filistin'in özellikle genç nüfusunu katlederek, aynı öjenizmi daha saldırgan bir biçimde uygulamaktadır.

Öjenik kavramının, ilk kullanımı Eflatun'a kadar gitse de, modern anlamıyla ilk olarak Charles Darwin'in kuzeni, Sir Francis Galton tarafından 19. yy'da ortaya atılmıştır. Sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan; bilimselliği tartışmalı bir toplumsal akım veya toplumsal felsefedir Öjenizm.

Öjenizm, iki yaklaşım içerir: Birincisi olumsuz öjenik; istenmeyen biyolojik özelliklerin, sistemli olarak yok edilmesi. İkincisi olumlu öjenik; bir organizma ya da ırkın, karakteristik özelliklerini düzeltme amaçlı çalışmalar. 20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda taraftar toplayan öjenik teorisi, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir "insan ırkının ıslah edilmesi" anlamına geliyordu. Öjenik teorisine göre, nasıl sağlıklı hayvanlar birbirleriyle çiftleştirilerek iyi hayvan cinsleri oluşturuluyorsa, bir insan ırkı da ıslah edilebilirdi.

Öjenik felsefe; yeryüzünde kendiliğinden sürmekte olan organik yaşamı, doğal seyrinden kopararak, önceden belirlenen amaçlar doğrultusunda yeniden oluşturma çabası olarak da ifade edilebilir. Doğal olana antipatiyle yaklaşan Öjenik felsefe anlayışı, biyoteknolojinin, insana ve tüm diğer canlı organizmalara yoğun olarak uygulanmasını savunmaktadır.

"ÖJENİZM"İN FAŞİST UYGULAMALARI

Bu felsefeyi, Almanya'da ilk benimseyen ve yayan kişi ise, ünlü evrimci biyolog Earnst Haeckel'dır. Haeckel, Darwin'in yakın dostu ve destekçisiydi. Evrim teorisini desteklemek için, farklı canlıların embriyolarının birbirine benzediğini öne süren rekapitülasyon adlı iddiayı ortaya atmıştı. Haeckel'in, bu iddiayı ortaya atarken; çizim sahtekarlıkları yaptığı ise daha sonra anlaşıldı.

Nazi Almanyası'nda; deneylerde binlerce kişi öldürüldü.

Haeckel, 1919 yılında öldü. Ama fikirleri, Naziler'e miras kaldı. Adolf Hitler iktidara geldikten kısa bir süre sonra, resmi bir öjenik politikası başlattı. Alman toplumu içindeki akıl hastaları, sakatlar, doğuştan körler ve kalıtsal hastalıklara sahip olanlar, özel "sterilizasyon merkezleri"nde toplandılar. Bu kişilere, Alman ırkının saflığını ve evrimsel ilerleyişini bozan parazitler olarak bakılıyordu. Nitekim bir süre sonra, toplumdan soyutlanan bu insanlar, Hitler'den gelen gizli bir talimata dayanılarak öldürülmeye başlandı.

Benito Mussolini'de İtalya'yı, bu emperyalist-faşist temeller üzerine oturtmak için aynı bu öjenik evrimci anlayıştan yararlandı.

Amerika'da,1907'de İndiana eyaletinde kabul edilen bir kanunla; zeka özürlü, sağır ya da körler, zorla kısırlaştırılmaya başlanıyor. Benzer bir yasayı 1909'da Washington ve Kalifornia eyaletleri kabul ediyor. 1927'de Virginya eyaletinde zeka özürlüler, kısırlaştırılmışlardır. Yasa, Amerika'nın pek çok eyaletinde, 1960'lara kadar yürürlükte kalmıştır.

Bu ırkçı siyasal akımlar, eski öjeniği(soy arıtımını), siyasal ideolojilerinin içine saklayarak; korku ve kinle toplumları güdmüşlerdir. Genotipe dayalı yeni öjenik akımı ise, tüketici isteğine bağlı olarak; küresel sermaye tarafından yönetiliyor.

"YENİ ÖJENİZM" YAKLAŞIMI

Washington D.C'de, Foundation on Economics Trends başkanlığını yapmış, "Biyoteknoloji" kitabının yazarı Jeremy Rifkin, "yeni öjenik" yaklaşımla ilgili şu tespiti yapıyor:

"Günümüzün moleküler biyologları soruyor, daha sağlıklı bebekler istemek yanlış mı? Yeni öjenik bize meymenetsiz bir komplo olarak değil, daha çok toplumsal ve ekonomik bir nimet(!) olarak, sinsice geliyor.."

1977'de Ulusal Bilim Akademisi'ndeki bir forumda "rekombinant DNA" üzerine konuşan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde biyolog Ethan Signer, meslektaşlarını şöyle uyardı:

"Bu araştırma, bizi, insanın genetik düzenlenmesine bir adım daha yakınlaştırıyor. Bu, ideal karakteristikli çocukları nasıl üreteceğimizin hesaplandığı yerdir. Bir kez daha sarı saçlı, mavi gözlü ve Ari genli ideal çocuklardan mı söz edeceğiz."

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

4/6/2009 · Kategori: Hayattan

"İNSANI DÖNÜŞTÜRME" HAYALİ!

Bu, sonsuz boyutlu Yaratıcı'nın eserine saygı duymayan bilim anlayışı; "insanı dönüştürme"nin sınırlarının, oldukça geniş olduğunu sanmakta ve bunu da kolayca gerçekleştirebileceğini ummaktadır. Örneğin kimileri, görsel ve işitsel duyarlılığı geliştirmekle işe başlayabilir. Amaç, önce miyopluğu ve sağırlığı ortadan kaldırmak, sonra ise, estetik kapasiteyi artırmak olarak ifade edilir. Fakat uygulamayı, neden bu aşamada durduralım diye düşünülür. "Cenneti Yeniden İnşa Etmek" kitabının yazarı Princeton Üniversitesi'nden Lee Silver, bakın bu konuda ne diyor:

"Bazı fiziksel özellikler, başka varlıklarda bizden daha gelişmiş halde bulunuyorsa, bizde bulunmayan bu özel yeteneklerin, genetik kaynaklarını belirlemek ve daha sonra onları, insan genomuna nakletmek mümkündür."

Örneğin, neden koku alma duyumuz, köpeklerdeki kadar güçlü olmasın, ya da neden başımızın arkasında da bir çift göz bulunmasın. Öyle ya, böylece görüş açımız mükemmele yaklaşırdı. Nitekim 1995'de, bilim adamları, kanatları ve bacakları üzerinde düzinelerce göz bulunan bir sinek ürettiler. Yine günümüzde genetik mühendisler, pirince, insan geni karıştırarak ishale karşı kullanmayı; bitki genlerini, insan bağışıklık sistemindeki ''T lenfosit hücreleri"yle bir araya getirerek, bağışıklık sistemini daha da güçlendirmeyi planlıyorlar. Böyle bir çalışma, Sabancı Üniversitesi'nde yapılmaktadır.

NASA, ABD Ordusu, Amerikan Bilimler Akademisi'nde danışmanlık yapan ve ABD Savunma Bakanlığı "Mevcut Teknolojik Tehlikeler" departmanının eski başkanı Joseph Rosen, bir tıp konferansını, masaya indirdiği sert bir yumrukla şöyle bitirir:

"Eğer tıbbi etik kurulu bana izin verirse, 'kanatlı insanlar' yapmak için çaba harcayacağım."

Toronto Üniversitesi'nden Mark Allen Walker; "bu kişiler, Tanrı olmaya özeniyorlar" diyor ve şunları ilave ediyor:

"Ben, bu insanların, ileri sürdükleri teorileri ispatlamak için, her şeyi yapabileceklerine inanıyorum."

Bununla beraber, piyasada çeşitli "germline"(gen transferi) için kliniklere başvuru gittikçe artmaktadır. Bu kliniklerden birine başvuran bir şahıs ise, hamam böceklerinde rastlanan, kendini her koşulda hayatta tutabilme yeteneğini istiyor.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

4/6/2009 · Kategori: Hayattan

İNSAN GENOM PROJESİ

Bilimde bir devrim olarak nitelendirilen ve "Hayat Kitabı", yahut "Şifreli Kitap" olarak da adlandırılan İnsan Genom Projesinin temelleri, 80'li yıllarda atılmıştır. Bu konudaki araştırmalar, 1990'da resmen başlamıştır. Bu projede, yaklaşık 1000 bilim adamı çalışmaktadır. Ortalama, yılda 300 milyon dolarlık bir bütçesi vardır.

Amerikan Enerji Dairesi ve NIH (Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü) gibi Amerikan kurumları tarafından başlatılan projeye, çeşitli ülkeler (Avustralya, Brezilya, Kanada, Çin, Danimarka, Fransa, Almanya, İngiltere, İsrail, İtalya, Japonya, Hollanda, Kore, Meksika, Rusya, İsveç) ve Celera, IBM, Compaq, Dupond gibi özel şirketler de katılmıştır.

Ekim 1990'da, James Watson önderliğinde, Amerika'nın başını çektiği Uluslararası İnsan Genom Projesi Konsorsiyumu (İGP) kurulmuştur. 1993'de patentleme konusunda dönemin Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) başkanı ile aralarında anlaşmazlık çıkan Watson istifa etmiş, yerine Francis Collins getirilmiştir. Projenin tamamlanma tarihi olarak ise, 2005 senesi öngörülmüştür.

ŞİRKETLER ARASI YARIŞ : "İNSAN GENOM PROJESİ"

Ancak, 1998'e kadar İGP şemsiyesi altında çalışan Craig Venter, dünyanın en gelişmiş 2. bilgisayarına sahip Celera Genomics Inc. şirketini kurdu. İnsan genomunu, biran önce ortaya çıkararak, hastalıklara çare bulmak istediğini ve 3 yıl içinde bu işi bitireceğini belirtti.

Venter, 300 milyon dolarlık bir bütçeyle işe başlar. Araştırma için alınan, her biri birkaç yüz bin dolar tutarında 300 makineye(DNA ayrıştırma-sekanslama makinesi) ve bunların yıllık elektrik faturasının 1 milyon dolar tutacağına işaret etmek; nasıl zor bir işe kalkışıldığının anlaşılması için yeterlidir herhalde.

Bu durum, kamusal kaynaklardan destek alan İGP'de, soğuk duş etkisi yapmıştır. Bunun üzerine İGP'yi başından beri destekleyen Welcome Trust Vakfı'da, İGP'ye katkısını 2 katına çıkaracağını(330 milyon dolar) açıklamıştır. İngiliz özel firması Sanger Center ise genomun, üçte birini dizileyeceğini ilan ederek; projede çalışan araştırmacıları, biraz olsun rahatlatmıştır.

Venter'ın bu çıkışı, çalışmaları yarışa dönüştürerek hızlandırmıştır. Böylece, insan genom projesinin başındaki Francis Collins ve Celera'nın başındaki Craig Venter arasında kıyasıya bir mücadeleyle; sonuçlar tahmin edilenden daha erken kamuoyuna sunulmuştur.

İnsan genom diziliminin önemli kısmı, 26 Haziran 2000 yılında;  Bill Clinton ve Tony Blair'ın da katıldığı bir Beyaz Saray töreninde açıklandı.

İnsan genomunun diziliminin önemli kısmı, 26 Haziran 2000 yılında;  Bill Clinton ve Tony Blair'ın da katıldığı bir Beyaz Saray töreninde açıklandı. Bir çok TV kanalının canlı yayınladığı bu konuşmada, Celera'yı temsilen Craig Venter, Uluslararası İnsan Genom Projesi Konsorsiyumu'nu temsilen de Francis Collins yeralmıştır.

İNSAN GENOM ZİNCİRİ: "ROSETTA TAŞI"

Şubat 2001'de, Collins liderliğindeki Uluslararası İnsan Genom Projesi Konsorsiyumu, genom taslağı"Nature" dergisinde, Venter'ın Celera şirketi ise, "Science" dergisinde yayınlamıştır. İki gurup arasındaki rekabet, ortak açıklama yapmalarına rağmen devam etmiştir.

Projenin tamamlanmış olması, gerçekte bir son değil, yeni bir çağın başlangıcı olacaktır. İnsan genom projesine; "Genetiğin Kutsal Kasesi", insan genom zincirine de; "Rosetta Taşı" benzetmesi yapan bilim adamları, bu konuda son derece coşkulu. Collins, genomu bir kitaba benzeterek, şunları söylüyor:

"Bu bir tarih kitabıdır. Bizim türümüzün, zaman içindeki yolculuğunun bir hikayesidir. Tüm insan hücrelerini inşa etmek için, inanılmaz detaylı bir kılavuzdur. Ve tıbbi bilimlerde kullanılabilecek, bir ders kitabıdır. Bir hastalığı önlemek ve tedavi etmek için, araştırmacılara uçsuz bucaksız yeni güçler verecektir."

"İNSAN GENOM PROJESİ"NİN AŞAMALARI

İnsan genom projesinde tamamlanması hedeflenen aşamalar ise, şöyle sıralanabilir:

1) Yakın zamanda elde edilen veriler, DNA bilgisinin %99'undan fazlasının, tüm insanlar için ortak olduğunu ortaya koymuştur. İnsan genomundaki bireysel farklılıklar, % 1'den azdır. Bu farklılığın, hastalık riskleri açısından araştırılması gerekmektedir.

2) Halihazırda DNA tanısı yapılabilen alzheimer, kistik fibroziz, hemofili, akdeniz anemisi, çeşitli kanser türleri (meme, kolon, ovaryum) gibi hastalıklara ilaveten; 4000'den fazla olduğu düşünülen genetik hastalığın tanısı için test sistemlerinin oluşturulması.

3) Haritalanan genlerin, fonksiyonlarının anlaşılabilmesi: genomda fonksiyonu bilinmeyen gen dizilerine fonksiyon bulunmasına olanak veren mikrodizilim (microarray) teknolojisinin hız kazanması.

4) İnsanda gen ve gen karşılığı olmayan DNA dizilerinin anlaşılması için, farklı canlı gruplarının genom haritalarının karşılaştırılması. Hastalık yapan mikroorganizmaların, genom haritalarının çıkarılması.

5) Genom bilgisinden yararlanarak, kişiye özel ilaç ve aşı geliştirilmesi, hastalık yatkınlığının ve ilaçlara olan duyarlılığının belirlenmesi.                                   

6) Elde edilen genom bilgilerinin kötü amaçlar için kullanılmaması, ayrımcılığa neden olmaması için, etik, sosyal ve yasal düzenlemelerin oluşturulması.

7) İnsan genom yapısının olağanüstü karmaşıklığı sebebiyle, çok güçlü işlem kapasitesine sahip bilgisayarların geliştirilmesi. 

8) "Genetik bilgiler"in, "Adli Tıp"ta kimlik teşhisi ve babalık testlerinde kullanılması.

GEN SAYIMIZ NEDEN BU KADAR AZ?

2001 yılında, taslak genom dizisi ortaya çıktıktan sonra, bilim adamları şaşırtıcı bir sonuçla karşılaştılar. Beklenen 100.000 gen yerine, sadece yaklaşık 35.000- 40.000 gen keşfedilmişti. Daha sonra, 2003 yılında proje tamamlandığında ise bu sayı daha da azaldı. Son yapılan araştırmalara göre gen sayısının; 20.000 - 25.000 olduğu tahmin edilmektedir. Böylece insanoğlunun, bir sineğin sadece iki katı kadar ve hardal tohumundan biraz fazla gene sahip olduğunu biliyoruz.

Araştırmalar sürdükçe ve gen bulma teknikleri ilerledikçe, bu sayının hep düştüğü gözlenmektedir. Alt sınırın, tahminen 10.000 küsurlarda duracağı düşünülmektedir. Öyleyse insan, neden, meyve sineğinden veya hardal tohumundan çok daha karmaşık bir yapıya sahiptir? Bu sorunun yanıtı, gizemini korumaktadır. Bilim adamları, yalnızca gen sayısının, kompleks bir yapı için bir çıkış noktası olamayacağını ifade ediyorlar.

İnsan Meyve Sineği
2,9 milyar baz çifti 120 milyon baz çifti
25.000 gen 13.601 gen

Kompleks bir yapımız olmasına rağmen, bu kadar az gene sahip olmamız, genetikçi Craig Venter'ın dediği gibi; "her genin yalnız tek bir proteinin üretiminden sorumlu olduğu yahut tek bir hastalığa yol açtığına" dair bilginin yanlış olabileceğini gösterir. Aynı genin, birçok farklı mutasyonu, ya da farklı genler, aynı hastalığa neden olabiliyorken; ya da hastalık kendi kendine kayboluyorken, tek gene bağlı hastalıktan nasıl söz edilebilirdi.

Genlerin birçoğu, vücuda belli proteinleri üretmesini söyleyerek etkisini gösteriyordu. İnsan genlerinin farkı, çok yönlü olmasıydı. Yani, İnsan genleri, meyve sineği ve hardal tohumuna göre çok daha fazla çoğul protein üretimi komutu veriyordu. Bununla beraber tek bir gen, bir kez oluştuktan sonra, çarpıcı bir şekilde değişebilen, birçok farklı proteinin üretimini de sağlayabilirdi.

Ayrıca bahsi geçen 20.000 gen, sıralanmış olmasına rağmen, henüz tam olarak anlaşılmış da değildir. Harvard Üniversitesi'nde Prof. Ruth Hubbard:

"Bu durum, tıpkı Shakespeare'in eserlerindeki bütün harflerin, aralarında bir boşluk yahut imla işaretleri olmaksızın ardı ardına dizilmesine benziyor. Hele bir de bu metnin, İngilizce bilmeyenlerin elinde olduğunu düşünün. Bu durumda en önemli özelliklerimiz, bu gen tablosunda, girift ve gizli bir halde bulunmaktadır" der.

GENETİKÇİLER: GENLERİMİZİ DEĞİŞTİRMEK HAYALİNDE

Fakat tüm bunlar, genetikçilerin hızını kesmeye yetmeyecekti. Onlar, yine de kanser, diyabet, şizofreni gibi hastalıklarla beraber gittikçe artan sayıda zihinsel hastalığı, genetik düzensizliğe bağlıyorlar. Hatta kimi determinist bilim adamları; ürkeklik, insandan kaçma, çoğunlukla çevresel ve sosyal faktörlerin etkisiyle gelişen alkoliklik, homoseksüellik ve cinayet için, genetik eğilimleri belirlemeye başladılar bile. Örneğin, insanları uyuşturucu bağımlısı yapan genin saptanabileceği ve bu sorunun ortadan kaldırılacağına inanılıyor. Bir çeşit genetik parmak izi sayesinde, suç işlemeye yönelten gene müdahale edilmesi gündeme geliyor.

Yapılmış olan araştırmalardan bazıları ise, anneden geçen X kromozomunda bulunan bir ya da birkaç genin, homoseksüellikle bağlantısını kurmaya çalıştı. İsrail'de yapılan bir araştırmada, AVPR-1 adlı gen ile bencil ve acımasız davranışlar arasında bir bağ bulunduğu ileri sürüldü. Birçok sosyobiyolog daha da ileri giderek, aslında bütün insan etkinliklerinin, bir biçimde, genetik yapımız tarafından belirlendiğini ve durumumuzu değiştirmek istiyorsak, önce genlerimizi değiştirmemiz gerektiğini öne sürüyor.

Onlar diyorlar ki, toplumu değiştirmek için önce genleri değiştirmeye gönüllü olmalıyız. Çünkü çevre bir etkense de, eninde sonunda genler, bireyin davranışlarını biçimlendiren en sorumlu etkenlerdir. Oysa Harvard Üniversitesi'nde genetik profesörü Dr. Jonathan Beckwith, kanser ve depresyon gibi birçok hastalığın, genetik eğilimlerle, çevresel ateşleyicilerinin, çok kompleks etkileşimleri sonucu oluştuğunu; sadece genom üzerine yoğunlaşmanın, çare bulucu strateji olmayacağına dikkat çekiyor.

İNSAN = "GENETİK" YAKLAŞIMI: SAYGISIZLIKTIR!

Ulusal Genetik Derneği'nin, bilim adamı ödülünü kazanan İngiliz bilim adamı Dr. Mae Wan Ho ise, genlerin, kişilik özelliklerimizle ilişkilendirilmesi hakkında şöyle diyor:

"Genlerin, zekada etkili olduğuna şüphe yok. Ancak canlıyı, birbirine bağlı öğelerden oluşan bir bütün olarak görmeyi reddeden indirgeyici düşüncenin söylediği gibi; belli genler, belli özellikleri saptıyor değil. Organizmayı, her biri belirli bir genle ilişkilendirilen karakterler topluluğu olarak görmek, aynı zamanda büyük bir saygısızlıktır. İnsan genomu, kompleks bir ağa sahiptir. Genetik ve çevresel faktörler, tamamen iç içedir. Sağlık sorunlarını, genetik yatkınlığa bağlamak, toplumun, hastalıklardaki sorumluluğunu görmezden gelmektir."

En akıllı kimyasal madde olan DNA'yı, bir zamanlar aptal bir molekül sanan bilim insanları, bugün bir hayli mesafe katetmiş gözüküyor. Yine, DNA'nın %95'ini oluşturan ve adeta noktalama işaretleri gibi onu anlaşılır bir şekilde okumamızı sağlayan "DNA Bölümü"ne; junk(çöp) adını vererek; işlevsiz diye çöpe atmaya çalışan, aynı ön yargılı bilim anlayışı değil midir? Bu bilim anlayışı, bugün de tam olarak kuşatamadığı genom yapısına; bilmişlik edası ve basitleştirici bir kibirle yaklaşarak; geleceğe yönelik kehanetlerde bulunmaktadır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Güzel insanlar toplulugu
||2009Arşivi ||Trsitesi|| Sanasevdam||Güzel Blog|| Arembi|| Amcamız|| Limon Forum|| MahzunKalp|| Sende Ekle|| Merak Et|| Toplis Ekle|| Dostlar Yeri||
Sitenizesayac.com